Bir iklim bilimci olarak COP31’den ne beklediğim, son zamanlarda bana en sık sorulan sorulardan biri. Farklı ekonomik ve siyasi koşullarda ortak karar almaya çalışan dünya ülkelerinin tüm sorunları tek bir toplantıda çözmesini beklemek gerçekçi değil. Geçmiş konferansların tamamen sonuçsuz kaldığını söylemek de doğru olmaz. Paris Anlaşması’yla birlikte, ülkelerin iklim hedeflerini düzenli olarak güncellemelerini ve kaydettikleri ilerlemeleri raporlamalarını sağlayan önemli bir sistem oluşturuldu. Fakat buna rağmen, iklim değişikliği ile mücadelede yeterince hızlı ilerleyemiyoruz.
Bu şartlarda COP31’den üç alanda ilerleme bekliyorum. Birincisi, ülkelerin sera gazı emisyonlarını gerçekten azaltacak politikaları güçlendirmesi. Yenilenebilir enerji yatırımlarının büyümesi önemli ama bunun fosil yakıt kullanımında kalıcı bir azalmaya dönüşmesi gerekiyor.
İkincisi, iklim değişikliğine uyum için ayrılan kaynakların artırılması ve bu kaynakların gerçekten ihtiyaç duyulan yerlere ulaşması. Erken uyarı sistemleri, su yönetimi, sağlık ve tarım gibi alanlarda somut sonuçlar görmemiz önemli.
Üçüncüsü ise iklim politikalarının başarısının ölçülebilir hâle gelmesi. Hedeflerin açıklanması kadar, bu hedeflere ne ölçüde ulaşıldığının da bilimsel verilerle izlenmesi gerekiyor.
İklim değişikliği ile mücadele için yapılması gerekenler ile gerçekte yapılanların her zaman örtüşmediğini, önceki konferanslardan biliyoruz. COP31’i değerlendirirken de önemli olan, iklim değişikliği ile mücadeleye gerçekten fayda sağlayacak sözlerin verilmesi olacak.
Küresel ortalama sıcaklıktaki birkaç ondalık derecelik artış bile milyonlarca insanın maruz kaldığı sıcak hava dalgalarının, kuraklıkların ve diğer iklim risklerinin şiddetini değiştirebiliyor.
Hedefler ve politikalar arasında uçurum var
İklim değişikliğiyle ilgili bilimsel bilgilerimiz her geçen gün artıyor. Bu karşın ülkelerin uyguladıkları politikalar, hedeflerini hayata geçirmek için yeterli değil. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Ekim 2026’da yayımladığı Emisyon Açığı Raporu, Antalya’ya giderken ülkelerin hedefleri ile Paris Anlaşmasındaki taahhütler arasında bir uçurum olduğunu gösteriyor.
Rapora göre ülkeler mevcut iklim politikalarını uygulamaya devam ederlerse, küresel sıcaklık artışı bu yüzyıl içinde 2,8°C’ye ulaşabilir. Ülkelerin açıkladıkları ulusal iklim taahhütlerinin tamamını yerine getirdikleri senaryoda dahi ısınma yaklaşık 2,6°C olacak. Oysa 2015’te kabul edilen Paris Anlaşması, küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme göre 2°C’nin altında tutmayı ve 1,5°C ile sınırlandırmak için çaba göstermeyi hedefliyordu.
Aradaki fark küçük görünebilir ancak etkisi oldukça büyük. Küresel ortalama sıcaklıktaki birkaç ondalık derecelik artış bile milyonlarca insanın maruz kaldığı sıcak hava dalgalarının, kuraklıkların ve diğer iklim risklerinin şiddetini değiştirebiliyor.

”Rapora göre kaçınılmaz olarak aşacağımız 1,5°C sınırına yüzyıl sonuna kadar geri dönebilmek için, küresel sera gazı emisyonlarının 2035’te 2025’e kıyasla yaklaşık %45 daha düşük olması gerekiyor. Bunun başarıldığı senaryoda dahi yüzyıl ortasında sıcaklıkların yaklaşık 1,8°C yükselmesi söz konusu.”
Dünya yeterince hızlı hareket etmiyor
Üstelik rapor yalnızca olumsuz bir tablo çizmiyor. Yenilenebilir enerji teknolojilerinin gelişmesi ve bazı ülkelerde uygulanan politikalar sayesinde emisyon artışı geçmişte beklenenden daha sınırlı kaldı. Kısacası iklim politikaları işe yarıyor. Sorun, bu politikaların yeterince yaygın ve hızlı uygulanmaması.
Rapora göre kaçınılmaz olarak aşacağımız 1,5°C sınırına yüzyıl sonuna kadar geri dönebilmek için, küresel sera gazı emisyonlarının 2035’te 2025’e kıyasla yaklaşık %45 daha düşük olması gerekiyor. Bunun başarıldığı senaryoda dahi yüzyıl ortasında sıcaklıkların yaklaşık 1,8°C yükselmesi söz konusu.
Dolayısıyla bugün artık yalnızca ısınmayı durdurmayı değil, sınırı ne ölçüde ve ne kadar süreyle aşacağımızı da tartışıyoruz. Bu nedenle COP31’in önünde kolay bir görev yok.
Elektrifikasyonun ‘‘yeşil’’ olması kritik önemde
COP31’in yönetim yapısı, önceki zirvelerden farklı. Türkiye konferansa ev sahipliği yapıyor ve COP başkanlığını üstleniyor; ancak ülkelerin ortak kararlar almak için yürüttüğü resmî müzakereleri Avustralya yönetecek. Türkiye ise ağırlıklı olarak iklim çözümlerinin uygulanmasına yönelik Eylem Gündeminden sorumlu.
Eylem Gündemi’nde dikkat çeken hedeflerden biri, dünyada elektriğin toplam nihai enerji tüketimindeki payının bugün %20’nin biraz üzerindeki seviyesinden 2035’e kadar %35’e çıkarılması. Atık üretimindeki artışın yarıya indirilmesi ve binalarda enerji kullanım yoğunluğunun en az %25 azaltılması da öne çıkan diğer hedefler arasında. Bunlar önemli girişimler. Özellikle ulaşımda, binalarda ve sanayide fosil yakıtlar yerine elektrik kullanımının yaygınlaşması, sera gazı emisyonlarını azaltmak için büyük fırsatlar sunuyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Tek başına elektrik kullanımının artması, emisyonların azalacağı anlamına gelmiyor. Belirleyici olan, elektriğin nasıl üretildiği ve fosil yakıt kullanımının yerini alıp almadığı. Örneğin benzinli araçların yerini elektrikli araçların alması çoğu koşulda emisyonları azaltabilir. Isı pompaları da fosil yakıtlı ısıtma sistemlerine göre önemli avantajlar sağlayabilir. Fakat elektrik talebi, artan kömür ve doğalgaz tüketimiyle karşılanıyorsa, iklim yararı sınırlı olur. Dolayısıyla elektrifikasyonun; yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği ve fosil yakıt kullanımının azaltılmasıyla birlikte ilerlemesi gerekiyor.

”Tek başına elektrik kullanımının artması, emisyonların azalacağı anlamına gelmiyor. Belirleyici olan, elektriğin nasıl üretildiği ve fosil yakıt kullanımının yerini alıp almadığı (…) Dolayısıyla elektrifikasyonun; yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği ve fosil yakıt kullanımının azaltılmasıyla birlikte ilerlemesi gerekiyor.”
Fosil yakıtlardan çıkış: En acil adımda uzlaşma olur mu?
İklim değişikliğinin başlıca nedeni; enerji üretimi, ulaşım ve sanayi gibi alanlarda kömür, petrol ve gaz kullanılması sonucu atmosfere salınan sera gazları. Bu nedenle iklim değişikliğiyle mücadelenin merkezinde fosil yakıtların bulunması şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, ülkelerin bu konuda ortak karar almakta bunca zorlanması.
Fosil yakıtlardan uzaklaşma gerekliliği, 2023 yılında Dubai’de düzenlenen COP28’de ilk kez bir COP kararında açıkça ifade edildi. Fakat 2025’te Brezilya’da düzenlenen COP30’un sonuç metninde, fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yönelik yeni ve açık bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlanamadı. Konu üzerine ayrı bir çalışma başlatan Brezilya COP30 Başkanlığı, 3 Kasım 2026’da fosil yakıtlardan uzaklaşmaya ve ormansızlaşmayı sona erdirmeye yönelik iki yol haritası açıkladı.
Ne var ki oldukça önemli olan bu çalışmalar, ülkeleri bağlayan bir uluslararası anlaşma niteliği taşımıyor. Antalya’da bu yol haritalarının nasıl karşılanacağı önemli olacak. Ancak ülkelerin kömür, petrol ve gaz kullanımını sona erdirmek için ortak ve kesin bir takvim üzerinde anlaşması, bugün pek olası görünmüyor. Enerji güvenliği, ekonomik kalkınma, fosil yakıt gelirleri ve iklim değişikliğinin maliyetleri, ülkeler arasında farklı çıkarlar yaratıyor. Bu durum, fosil yakıtlardan uzaklaşmanın siyasi açıda ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
COP31’de iklim değişikliğine uyum öne çıkacak
COP31’de en önemli gördüğüm konulardan bir diğeri, iklim değişikliğine uyum. Emisyon Açığı Raporu’nun da gösterdiği gibi, sera gazı emisyonlarını hızla azaltmayı başarsak bile şu ana kadar atmosfere salınan gazların etkileri nedeniyle belirli bir süre daha ısınma ve buna bağlı iklim riskleriyle yaşayacağız. Bu yüzden bir yandan iklim değişikliğinin nedenleri ile mücadele ederken, bir yandan da etkilerine hazırlanmak zorundayız.
Örneğin sıcak hava dalgalarının daha sık yaşandığı bir kentte, yalnızca park ve yeşil alanları artırmak yeterli olmayabilir. Yaşlıların, kronik hastalığı bulunanların ve açık havada çalışanların korunması için sağlık temelli erken uyarı sistemlerine de ihtiyaç var.
Peki bir ülkenin iklim değişikliğine uyum konusunda başarılı olduğunu nasıl anlayacağız? Bu soruya yanıt olarak COP30’da 59 küresel uyum göstergesi kabul edildi. Göstergeler; su, tarım, sağlık, altyapı ve diğer alanlarda uyum çabalarının izlenmesini amaçlıyor. Ancak hangi verilerin kullanılacağı, ölçümlerin nasıl yapılacağı ve ülkelerin ilerlemesinin nasıl karşılaştırılacağı konusunda henüz çözülmesi gereken sorunlar bulunuyor.
Mesele tam da burada düğümleniyor. Bir belediyenin iklim planı hazırlaması elbette önemli. Fakat o kentte aşırı sıcaklardan etkilenen insanların sayısı azalmıyorsa, su kıtlığı büyüyorsa veya taşkın riski artmaya devam ediyorsa; planın ne kadar işe yaradığını sorgulamak gerekiyor. Uyumun başarısını hazırlanan raporların sayısıyla değil, azaltılan risklerle değerlendirmeliyiz. Bu göstergelerin uygulanabilir ve güvenilir hâle gelmesi, Antalya’dan çıkacak en değerli sonuçlardan biri olabilir.
UNEP’in 4 Kasım’da yayımladığı 2026 Uyum Açığı Raporu, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum için 2035 yılına kadar her yıl yaklaşık 305 milyar dolara ihtiyaç duyacağını hesaplıyor. Buna karşılık gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere sağlanan uluslararası kamu kaynaklı uyum finansmanı 2024 yılında yaklaşık 28-32 milyar dolar düzeyindeydi.
Uyum için gereken para nereden gelecek?
Tabii ki iklim değişikliğinin etkilerine hazırlanmanın bir maliyeti var. Bir kentte erken uyarı sistemleri kurmak, altyapıyı aşırı yağışlara dayanıklı hale getirmek, tarımda su verimliliğini artırmak veya kıyı yerleşimlerini yükselen deniz seviyesine karşı korumak, önemli yatırımlar gerektiriyor. Üstelik iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerin bir bölümü, bu yatırımları yapabilecek ekonomik kaynaklara yeterince sahip değil.
UNEP’in 4 Kasım’da yayımladığı 2026 Uyum Açığı Raporu, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum için 2035 yılına kadar her yıl yaklaşık 305 milyar dolara ihtiyaç duyacağını hesaplıyor. Buna karşılık gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere sağlanan uluslararası kamu kaynaklı uyum finansmanı 2024 yılında yaklaşık 28-32 milyar dolar düzeyindeydi. COP30’da uyum finansmanının 2035’e kadar üç katına çıkarılması yönünde bir çağrı yapılmıştı. Ancak UNEP’e göre bu hedefe ulaşılsa bile ihtiyaç duyulan finansmanın yalnızca %20-29’u karşılanabilecek. Yani açıklanan finansman hedefleri ile gerçek ihtiyaçlar arasında hâlâ büyük bir fark var.
COP31’de finansmanın nasıl artırılacağı, hangi kaynaklardan sağlanacağı ve ihtiyaç sahibi ülkelere nasıl ulaştırılacağı önemli tartışma konuları olacak. Burada yalnızca miktar değil, paranın hangi koşullarla sağlandığı da önemli. Zaten borç yükü altında bulunan ülkelerin iklim değişikliğine uyum için daha fazla borçlanmak zorunda kalması yeni ekonomik kırılganlıklar yaratabilir.
COP31, Türkiye’de uyum önlemleri için fırsat olabilir
Türkiye’nin COP31 ev sahipliği yalnızca diplomatik açıdan değil, coğrafi açıdan da anlamlı. Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerine karşı özellikle hassas bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) değerlendirmeleri, Akdeniz’de sıcak hava dalgaları ve kuraklık risklerinin arttığını, su kaynakları ile ekosistemler üzerindeki baskının büyüdüğünü gösteriyor. Yağış değişimleri ise Türkiye’nin farklı bölgelerinde farklı biçimlerde gerçekleşiyor.
Ege ve Akdeniz’de sıcaklık ve kuraklık baskısı, kentlerde giderek önem kazanan termal stres koşulları, tarım havzalarında suya yönelik artan talep ve bazı bölgelerde aşırı yağışların yarattığı riskler, iklim değişikliğinin günlük yaşamla ne kadar yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu yüzden uyum çalışmalarında yalnızca sıcaklık ortalamalarına ve yıllık yağış miktarına bakmak yeterli değil. İnsanların nerede, ne zaman ve ne kadar süreyle iklim tehlikelerine maruz kaldığını da anlamamız gerekiyor. Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, bu bilgilerin yerel yönetimlere, tarımsal planlamaya, sağlık politikalarına ve su kaynakları yönetimine aktarılması için önemli bir fırsat olabilir.

”Türkiye’nin yeni 2035 hedefine ulaşmak için mevcut politikalarına ek önlemler almasının gerekli olmadığı değerlendiriliyor. Başka bir ifadeyle, açıklanan hedefler bugünkü politikaların ötesinde güçlü bir emisyon azaltım çabasını zorunlu kılmıyor. Bağımsız değerlendirme kuruluşu Climate Action Tracker da Türkiye’nin 2035 hedefini Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefiyle uyumlu bulmuyor. Oysa Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, kendi iklim hedeflerini güçlendirmesi sorumluluğunu da getiriyor.”
Türkiye COP31’e ev sahipliği yaparken kendi iklim hedeflerini güçlendirebilecek mi?
Türkiye’nin ev sahibi ülke olarak önemli bir sorumluluğu olduğunu da unutmamalıyız. Türkiye’nin 2035 yılı için açıkladığı ulusal iklim hedefi, sera gazı emisyonlarını, 1 milyar 109 milyon tonluk bir referans senaryoya göre 643 milyon ton CO₂ eşdeğeri düzeyinde tutmayı öngörüyor. Buradaki kritik nokta, azaltımın mevcut emisyon seviyesine göre değil, gelecekte emisyonların ne kadar artacağını varsayan bir senaryoya göre hesaplanması. Böylelikle emisyonlar artmaya devam ediyorken de, referans senaryoya göre azaltım sağlandığı söylenebiliyor.
Başka ülkelerin de benimsediği bu yaklaşım, gerçek emisyonların ne kadar azalacağını anlamayı güçleştiriyor. Birleşmiş Milletler’in 2026 Emisyon Açığı Raporu da Türkiye’nin iklim hedefleri konusunda dikkat çekici bir sonuca işaret ediyor. Rapora göre Türkiye’nin mevcut politikalarıyla 2030 yılında ulaşması beklenen emisyon düzeyi, ülkenin aynı yıl için açıkladığı hedefin %20’den fazla altında. Daha önemlisi, Türkiye’nin yeni 2035 hedefine ulaşmak için mevcut politikalarına ek önlemler almasının gerekli olmadığı değerlendiriliyor. Başka bir ifadeyle, açıklanan hedefler bugünkü politikaların ötesinde güçlü bir emisyon azaltım çabasını zorunlu kılmıyor. Bağımsız değerlendirme kuruluşu Climate Action Tracker da Türkiye’nin 2035 hedefini Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefiyle uyumlu bulmuyor. Oysa Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, kendi iklim hedeflerini güçlendirmesi sorumluluğunu da getiriyor. Bu nedenle Türkiye, mevcut emisyon seviyelerini esas alan ve mutlak emisyon azaltımını öngören daha güçlü bir hedef ortaya koymalı.
Öte yandan Türkiye’de rüzgâr ve güneş enerjisinin büyümesi önemli bir gelişme. Ember’in 2026 değerlendirmesine göre bu iki kaynağın elektrik üretimindeki toplam payı 2025’te %22’ye ulaşmış durumda. Ancak kömür, %34’lük payıyla hâlâ en büyük elektrik üretim kaynağı. Dolayısıyla Türkiye’nin enerji dönüşümünde hem önemli ilerlemeler hem de çözmesi gereken sorunlar var.
Antalya’daki toplantının yalnızca başarılı bir uluslararası organizasyon olarak hatırlanması yeterli olmaz. Ülkenin kendi iklim politikalarını güçlendirmesi, kentlerini ve tarım alanlarını iklim değişikliğinin etkilerine hazırlaması ve bilimsel araştırmaları karar alma süreçlerine daha fazla dâhil etmesi çok daha kalıcı bir kazanım olur. COP31’in Türkiye açısından gerçek başarısı, uluslararası görünürlüğün yanı sıra kendi dönüşümünü hızlandırabilmesine bağlı olacak.
*Kapak fotoğrafı: “Around the Venue” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0
Coğrafi Bilgi Sistemleri Uzmanı
Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesidir.
Lisans eğitimini Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde, yüksek lisans eğitimini Ege Üniversitesi Coğrafi Bilgi Sistemleri programında ve doktorasını Ege Üniversitesi Fiziki Coğrafya programında tamamlamıştır. Yüksek lisans ve doktora süresince birçok kez NASA Goddard Uzay Uçuş merkezinde davetli araştırmacı olarak bulunmuştur. 2010-2011 yılları arasında Fulbright Bursu kapsamında Maryland Üniversitesi (ABD) Coğrafi Bilimler bölümünde misafir araştırmacı olarak çalışmıştır.
2007-2016 yılları arasında Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde çalışmıştır. 2016’dan itibaren ise çalışmalarını, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde sürdürmektedir.
Tanınmış uluslararası dergilerde uzaktan algılama, iklim değişikliği gibi konularda yayınları bulunmaktadır.
Uzmanlık Alanları: Coğrafi Bilgi Sistemleri, Uzaktan Algılama, Veri Analizi, İklim Değişikliği


















