ABD ve İsrail’in İran’a saldırması ile başlayan ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla devam eden süreç, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) İcra Direktörü Fatih Birol’un deyimiyle ‘‘tarihin en büyük enerji krizine’’ yol açtı. Petrol ve gaz fiyatlarıyla birlikte ulaşımdan gıdaya ve hane faturalarına kadar hemen her şeyin fiyatının arttığı ‘‘fosil enflasyona’’ yol açan bu kriz; fosil yakıt ithalat bağımlılığının yarattığı yapısal kırılganlığı çok açık biçimde gün yüzüne çıkaran ender jeopolitik anlardan biri. Tarih, böylesi anların politika yapıcılar için meşruiyet zemini ve fırsat penceresi sunduğunu gösteriyor. Devam eden krizle beraber gelen ilk sinyaller, küresel enerji politikalarında temiz enerjiye doğru köklü bir dönüşüm yaşanacağına işaret ediyor.
Geçmiş enerji krizlerinde olduğu gibi bugün de ülkelerin ilk refleksi yeni petrol ve gaz tedarikçilerine yönelmek olsa da son yıllarda üst üste yaşanan krizler, ithalat kaynaklarını çeşitlendirmenin kalıcı bir çözüm olmadığını gösterdi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, LNG piyasalarındaki belirsizlikler ve son olarak Hürmüz krizi; fosil yakıtlara dayalı bir enerji sisteminde yeni şokların nereden geleceğini öngörmenin giderek zorlaştığını ortaya koyuyor. Üstelik 1970’lerdeki veya 90’lardaki krizlerin aksine bugün ülkelerin önünde gerçek bir alternatif var: Enerji talebini azaltmak ve ihtiyaç duyulan enerjiyi ucuz, yerli ve temiz teknolojilerle karşılamak.
Geldiğimiz noktada enerji dönüşümünü sadece iklim krizine verilecek bir yanıt olarak değil, aynı zamanda enerji güvenliğinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmek gerekiyor. Hürmüz krizi, yeni bir uyanışa neden olacak çünkü yeşil teknolojiler artık fosil yakıtların yerini alabilecek kapasiteye ve esnekliğe sahip. Bu uyanışın parçası olan ve fosil yakıt bağımlılığını azaltan ülkeler, gelecekte de yaşanması kaçınılmaz olan şoklara hazırlıklı olacak.

”Bu kriz; fosil yakıt ithalat bağımlılığının yarattığı yapısal kırılganlığı çok açık biçimde gün yüzüne çıkaran ender jeopolitik anlardan biri. Tarih, böylesi anların politika yapıcılar için meşruiyet zemini ve fırsat penceresi sunduğunu gösteriyor.”
‘‘Tarihin en büyük enerji krizi’’ tespiti yerinde
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) İcra Direktörü Fatih Birol, önceki petrol şoklarından çok daha büyük bir arz kaybıyla ‘‘tarihin en büyük enerji krizine’’ girdiğimizi ilan ederken haksız sayılmaz. Çünkü 1970’lerdeki enerji krizlerinin aksine, şu anda yaşanan kıtlıklar sadece ham petrolü değil, rafineri süreciyle üretilen petrol ürünlerini ve gaz sektörünü de içeriyor.
Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla birlikte küresel ham petrol arzının yaklaşın yüzde 20’sinin aniden kesilmesine yol açtı. İran’ın Körfez çevresindeki enerji altyapısını da hedef alması, kesintinin etkisini artırdı. Ancak Orta Doğu yalnızca ham petrol tedarikçisi değil, aynı zamanda dünyanın en önemli rafine ürün ihracatçısı. İran’ın saldırıları sonucunda en az sekiz önemli Körfez rafinerisi, kısmen veya tamamen devre dışı kaldı. Örneğin Katar hükümeti, Ras Laffan LNG üretim merkezinin yeniden inşasının üç ila beş yıl sürebileceği açıkladı. Lavan Adası’ndaki rafineri de dahil olmak üzere İran’daki tesisler de saldırıya uğradı; ancak hasarın boyutuna dair net bilgi bulunmuyor.
Fosil yakıt fiyatları uçtu
Savaştan önce 70 dolar civarında seyreden Brent petrolü yüzde 55-60 net artış gösterdi. Kısa süreli ateşkes haberlerinde 90 dolara gerilemeler olsa da, Hürmüz Boğazı’nın tam açılmaması ve stokların hızla tükenmesi, fiyatları genellikle 100 doların üzerinde tutuyor.
Benzin ve dizel, ham petrol artışından daha sert etkilendi. Rafineri marjlarının genişlemesi ve küresel rekabetin artmasıyla birlikte ABD ve Asya ülkelerinde yüzde 50’nin üzerinde artış görüldü.
‘‘Fosil enflasyon’’ ile karşı karşıyayız
Petrol ve LNG şokunun etkisi, özellikle Asya’da belirgin oldu. Bu bölgenin birçok önde gelen ekonomisinin yenilenebilir ve nükleer enerji üretimi sınırlı ve Orta Doğu’dan ithal edilen fosil yakıtlara bağımlılık yüksek. Fakat tedarik kesintilerinin etkisi, Avrupa ve Afrika’da da ciddi şekilde hissediliyor ve gıda güvenliğine yönelik tehdit de içeriyor. Küresel enerjinin yaklaşık yüzde 80’inin fosil yakıtlardan sağlandığı günümüzde, petrol ve doğalgaz fiyatları artınca her şeyin fiyatı yükseliyor. Bu ilişkiyi tanımlamak için ‘‘fosil enflasyon’’ terimi kullanılıyor. Son gelişmeler, küresel bir stagflasyonun işaretlerini veriyor.
Savaşın gidişatına ve Hürmüz Boğazı’nın daha ne kadar kapalı kalacağına dair jeopolitik sinyaller net değil. Sürecin devam etmesinin zararı artıracağı aşikâr. Ancak savaş bugün bile dursa, enerji fiyatlarının daha uzun bir süre yüksek kalacağı beklenmeli çünkü enerji altyapısının eski seviyesine gelmesi aylar, hatta yıllar alabilir.

”Hürmüz kriziyle birlikte ülkelerin, enerji arz güvenliği sorununa çok daha yapısal bir perspektiften yaklaşacağını öngörebiliriz. Jeopolitik risklerin artması, bugüne kadar uygun bir seçenek olarak görülen ‘‘ithalat kaynaklarını çeşitlendirme’’ fikrinin çok da güvenli bir çözüm olmadığını gösteriyor.”
Hürmüz’ün kapanması yeşil dönüşümü hızlandırır
Geçmiş enerji krizlerinde olduğu gibi, İran-ABD-İsrail Savaşı’nın da küresel enerji politikalarında orta ve uzun vadede köklü değişimlere yol açacağı söylenebilir.
Kısa dönemde yaşanan paniğin etkisiyle başvurulan doğalgazdan kömüre geçiş, alternatif petrol ve LNG arz rotaları bulunması ve fosil yakıt teşvikleri getirilmesi gibi önlemlerin geçici nitelikte olduğu açık. Asıl kalıcı etkinin, yeşil dönüşüme hizmet eden daha sürdürülebilir bir politika yol haritası çizilmesi yönünde olacağını beklemek yanlış olmaz.
Tarih gösteriyor: Enerji krizleri politika dönüşümlerini tetikliyor
Enerji krizlerinin kalıcı politika dönüşümlerini tetiklediği, 1973 yılında yaşanan Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) sırasında sistematik biçimde gözlemlendi.
Arap petrol üreticisi ülkelerin ABD’ye ve Batı’ya uyguladığı petrol ambargosu, küresel petrol fiyatlarını dört katına çıkardı ve küresel enerji politikalarını kökten dönüştürdü. ABD’de çok yakıt tüketen araçların satışları çöktü; tüketiciler küçük ve verimli modellere yöneldi. 1975’te CAFE yakıt ekonomisi standartları getirildi, Stratejik Petrol Rezervi kuruldu ve ABD Başkanı Jimmy Carter, Beyaz Saray’a güneş panelleri monte ettirdi.
Avrupa’daki etki ise daha kalıcı oldu: Fransa, elektrik üretiminin yüzde 70’ini nükleerden karşılar hâle geldi. Almanya, İngiltere ve İskandinav ülkeleri; enerji verimliliği, kömürden gaza geçiş ve yenilenebilir AR-GE yatırımları yaptı.
Genel olarak OPEC ambargosu sonucu yaşanan 1973 krizi, her iki kıtada da enerji bağımsızlığı kavramını stratejik bir öncelik hâline getirdi.
1973 petrol krizinden sonra İran-Irak Savaşı, Kuveyt’in işgali gibi çeşitli arz şokları ve jeopolitik kırılmalar nedeniyle tekrar eden krizler yaşandı. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı, Avrupa’yı benzer bir varoluşsal sorunla yüz yüze getirdi.
İthalat kaynaklarını çeşitlendirmenin yeterli olmadığı ortaya çıktı
Hürmüz kriziyle birlikte ülkelerin, enerji arz güvenliği sorununa çok daha yapısal bir perspektiften yaklaşacağını öngörebiliriz. Jeopolitik risklerin artması, bugüne kadar uygun bir seçenek olarak görülen ‘‘ithalat kaynaklarını çeşitlendirme’’ fikrinin çok da güvenli bir çözüm olmadığını gösteriyor. Rusya krizi, Trump’ın LNG konusundaki ikircikli tavırları ve Hürmüz krizi derken, daha köktenci bir çözüm gündeme gelebilir: Yerli kaynaklara daha fazla yoğunlaşarak ithalat bağımlılığını ciddi şekilde azaltmak.

”Yeni dönemde temiz enerji dönüşümü bir sürdürülebilirlik veya iklim krizi endişesiyle değil, enerji arzı güvenliğini güçlendirmek açısından bir zorunluluk olacak. Bunun yanı sıra enerji verimliliğini artırmak ve enerji talebini azaltacak diğer talep yönlü politika uygulamaları da makbul seçenekler olarak öne çıkacak.”
Temiz enerji dönüşümü, enerji güvenliği için şart
Yerli kaynak denildiğinde ilk gündem maddesi, yenilenebilir enerji oluyor. 1973 petrol ambargosu sırasında ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Beyaz Saray’a güneş panelleri kurdurması, sembolik bir hareketti. Ancak yerli ve yeşil enerji seçeneği bugün oldukça gerçekçi çünkü yenilenebilir enerji, enerji depolama, elektrikli araçlar ve ısı pompaları artık çok daha ucuz. Önceki bağımlılığımız olan fosil kaynakların ve bu kaynakları kullanan araçların yerini kolayca alabilirler. Başka bir deyişle, hem gaza hem de petrole alternatif olabilecek kadar rekabetçi durumdalar.
Dolayısıyla yeni dönemde temiz enerji dönüşümü bir sürdürülebilirlik veya iklim krizi endişesiyle değil, enerji arzı güvenliğini güçlendirmek açısından bir zorunluluk olacak. Bunun yanı sıra enerji verimliliğini artırmak ve enerji talebini azaltacak diğer talep yönlü politika uygulamaları da makbul seçenekler olarak öne çıkacak.
Asya ve Avrupa’dan ilk sinyaller geliyor
Bu dönüşümün ilk sinyallerini Asya’da görüyoruz: Endonezya Cumhurbaşkanı Prabawo Subianto, enerji dönüşümünü hızlandırmayı ve iki yıl içinde 100 GW güneş kapasitesine ulaşmayı hedefleyen bir kararnameyi 2025’te imzalamıştı. Hürmüz krizi ile birlikte bu süreci daha da hızlandıracağını duyurdu. Bu adım, toplam üretimde yenilenebilir enerjinin payını yüzde 20’nin üzerine çıkaracak. Hindistan, Singapur ve Vietnam’ın da yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve enerji verimliliği alanında vites yükselttiğini görüyoruz.
Avrupa ise hedef revize etmenin ötesine geçerek somut finansman taahhütleriyle desteklediği yapısal bir dönüşüm iradesi sergiledi.
Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, (i) yenilenebilir enerjiye ve nükleere yıllık devlet desteğini 2030’a kadar 5,5 milyar Euro’dan 10 milyar Euro’ya yükseltmeyi, (ii) 2026-27’den itibaren yeni binalarda gaz ısıtma sistemlerini yasaklamayı, (iii) 2030’a kadar bir milyon yerli ısı pompası üretimini ve (iv) yüksek kilometreli sürücüler için 50 bin araç sübvansiyonunu içeren bir paket açıkladı.
Avrupa Komisyonu ise Nisan 2026’da yayımladığı AccelerateEU planı çerçevesinde (i) 2026 yazına kadar yeni bir elektrifikasyon hedefi belirleyeceğini, (ii) binalarda, sanayide ve ulaşımda elektrifikasyonun önündeki engelleri kaldıracağını ve (iii) fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak sonlandıracağını taahhüt etti.
Piyasa sinyalleri de bu yönelimi pekiştiriyor:
- 2026’nın ilk çeyreğinde Avrupa’da elektrikli araç satışları yüzde 30, ısı pompası satışları ise yüzde 17 arttı.
- Hürmüz krizinin ardından güneş paneli ve ısı pompası talepleri İngiltere’de yüzde 50, Belçika’da ise yüzde 40 arttı.
- Çin’den elektrikli araç ithalatı özellikle AB ve Asya ülkelerinde son üç ayda hızlı artışlar gösterdi.
- IEA 2026 Küresel Elektrikli Araç Görünümü raporuna göre bu yıl küresel elektrikli otomobil satışlarının 23 milyona ulaşması bekleniyor. Bu sayı, dünya genelinde satılan tüm yeni otomobillerin yaklaşık yüzde 30’una denk geliyor.
- Türkiye de bu dönüşümün dışında değil, Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği (ODMD) verilerine göre 2026 yılının ilk dört ayında satılan otomobillerin yaklaşık yüzde 19’u tam elektrikli. Hibritler de dahil edildiğinde bu oran, tarihi bir eşik olan yüzde 51,4’e ulaştı. İçten yanmalı araç satışlarında ise sert bir düşüş dikkat çekiyor: Benzinli araçların pazar payı yüzde 48’den yüzde 42’ye geriledi. Dizel araçların payı ise yalnızca yüzde 6.

”Elektrikli araç, güneş paneli ya da ısı pompasının ortak özelliği, enerjinin Hürmüz Boğazı’ndan değil, yerli kaynaklardan gelmesi. Uzun yıllar enerji politikası literatüründe soyut bir hedef olarak kalan enerji bağımsızlığı kavramı, şimdi somut teknolojik tercihlerin gerekçesine dönüşüyor.”
Türkiye’nin 60 milyar dolarlık enerji faturasını düşürebilecek tek araç
Tüm bu gelişmelerin altında yatan ekonomik mantık oldukça açık: Petrol fiyatlarının 100 doların üzerinde seyrettiği bir ortamda elektrikli araca sahip olmanın maliyeti, fosil yakıtlı muadiline kıyasla önemli ölçüde düşüyor. Üstelik bu avantaj yalnızca bir fiyat farkı değil, yapısal bir bağımsızlık kazanımını da içeriyor.
Elektrikli araç, güneş paneli ya da ısı pompasının ortak özelliği, enerjinin Hürmüz Boğazı’ndan değil, yerli kaynaklardan gelmesi. Uzun yıllar enerji politikası literatüründe soyut bir hedef olarak kalan enerji bağımsızlığı kavramı, şimdi somut teknolojik tercihlerin gerekçesine dönüşüyor.
Bu dönüşümün Türkiye açısından taşıdığı anlam da son derece somut: Yıllık 60 milyar doları aşan enerji ithalatı faturasının büyük bölümü petrol ve gazdan oluşuyor. Yerli yenilenebilir üretim ve elektrifikasyon, bu faturayı kalıcı olarak düşürebilecek yegâne yapısal araçlar.

”Hürmüz krizi, iklim politikası ve enerji güvenliği savunucularının yıllardır ayrı ayrı dile getirdikleri argümanın somut bir kanıtı. Bunu anlayan ülkeler, bir sonraki şok yaşandığında daha az bedel ödeyecek ve daha az endişelenecek ülkeler olacaklar.”
Ders alanlar, sonraki şoklarda daha az bedel ödeyecek
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da söylediği gibi, İran Savaşı başlamadan önce yeşil enerji dönüşümü “çok güçlü” bir şekilde ilerliyordu; ancak yaşadığımız son enerji şokunun sonuçları, ülkelerin temiz enerji kaynaklarına daha fazla yatırım yapmasına yol açacak gibi görünüyor.
Fakat bu dönüşümün yalnızca kısa dönemli piyasa koşullarının elverişliliğine bırakılmaması, istikrarlı ve tutarlı politika araçlarıyla kalıcı hâle getirilmesi gerekiyor. AB’nin Ukrayna savaşı sonrası yaptığı hatalar tekrarlanmadan, alternatif ithal fosil kaynak çeşitlendirmesi veya yüksek enerji maliyetlerini korumaya yönelik fosil sübvansiyonlar yerine yeşil teknolojiler önceliklendirilmeli.
Ukrayna krizinin hataları tekrar edilmemeli
Ukrayna’ya saldırmadan önce AB doğalgaz ithalatının yüzde 45’ini karşılayan Rusya, enerjiyi açık bir jeopolitik baskı aracına dönüştürdü ve bu durum, Avrupa’nın kronikleşmiş ithalat bağımlılığını dramatik bir şekilde gün yüzüne çıkardı.
Avrupa Komisyonu’nun Mayıs 2022’de hayata geçirdiği REPowerEU planı, bu kırılganlığa verilen en kapsamlı yanıt oldu. Plan yalnızca Rus fosil yakıtlarından çıkış takvimini değil, aynı zamanda 2030 yenilenebilir enerji hedefinin yüzde 32’den yüzde 42’ye yükseltilmesini ve izin süreçlerinin radikal biçimde hızlandırılmasını da kapsıyordu.
2025 itibarıyla Rusya’nın AB gaz ithalatındaki payı yüzde 2’ye geriledi. Fakat krizin yeşil dönüşüm üzerindeki etkisi çelişkili bir seyir izledi: Bir yandan enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji ivme kazanırken, öte yandan yeni LNG terminalleri inşa edildi, alternatif fosil yakıt tedarik güzergâhları oluşturuldu. Örneğin, Rusya’nın AB’ye doğalgaz arzı 2019’daki 165 milyar metreküpten 2025’te yaklaşık 20 milyar metreküpe düşerken, aynı dönemde ABD’nin LNG arzı 5 milyar metreküpten 81 milyar metreküpe yükseldi.
Bu çelişki, enerji krizlerinin yeşil dönüşümü doğrudan değil, çoğunlukla onu besleyen kurumsal ve politik dönüşümler aracılığıyla hızlandırdığını gösteriyor.
Nitekim yeni LNG terminalleri ve uzun vadeli tedarik sözleşmeleri, ithal fosile bağımlı ülkeleri küresel fiyat şoklarından koruyamıyor. Aksine, bu riski daha da artırıyor. Yapısal olarak yönetilen talep azaltımı, yeşil enerji teknolojileri ve elektrifikasyon, en gerçekçi ve sürdürülebilir çözüm yolu.
Hürmüz krizi, iklim politikası ve enerji güvenliği savunucularının yıllardır ayrı ayrı dile getirdikleri argümanın somut bir kanıtı. Bunu anlayan ülkeler, bir sonraki şok yaşandığında daha az bedel ödeyecek ve daha az endişelenecek ülkeler olacaklar. Ve bir sonraki şok mutlaka olacak; soru yalnızca ne zaman ve nerede başlayacağı.
Prof. Dr. Etem Karakaya 2021 yılından bu yana Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, İİBF, İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümünde lisansını tamamlayan Etem Karakaya, daha sonra Adnan Menderes Üniversitesi Nazilli İİBF asistanı olarak YÖK bursuyla yüksek lisansını İngiltere’de Leicester Üniversitesi ve doktorasını Nottingham Trent Üniversitesi’nde iktisat alanında yapmıştır. Bir dönem ABD New Jersey’deki Rutgers Universitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışmıştır.
2005-2008 döneminde merkezi Kopenhag’da bulunan AB kurumu Avrupa Çevre Ajansı’nda “iklim değişikliği ve enerji” biriminde proje yöneticisi ve Türkiye masası sorumlusu olarak çalışmıştır. Avrupa Çevre Ajansı’nda çalışırken birçok kez Avrupa Komisyonu, BMİDÇS, OECD ve diğer kurumlarda Avrupa delegasyonu olarak görev yapmıştır. Bu dönemde ve devamında Türkiye’nin iklim müzakerelerine katılan heyete ve ilgili bakanlıklardaki uzmanlara “Kyoto Protokolü, küresel iklim rejimi, karbon piyasaları” konularında eğitimler vermiştir. Ayrıca, iklim değişikliği ve enerji alanında AB, UNDP, ilgili bakanlıklar ve özel şirketlere proje ve danışmanlık yapmaktadır.
Dr. Etem Karakaya yaklaşık 20 yıldır iklim değişikliği, karbon piyasaları ve enerji konularını Avrupa Birliği ve Türkiye özelinde çalışmaktadır. Son yıllarda özellikle enerji, malzeme kullanımı ve verimliliği konularını sürdürülebilirlik açısından çalışan Karakaya, bu alanlarda birçok makale ve rapor hazırlamıştır.
Uzmanlık Alanları: İklim iktisadı; iklim müzakereleri; sanayide karbonsuzlaşma; karbon piyasaları; AB ETS sistemi; enerji ve malzeme verimliliği; döngüsel ekonomi; uluslararası iktisat








