Skip to main content

Kritik maden ve metaller (KMM); yeşil enerji dönüşümü, yeni teknolojiler ve ulusal güvenlik açısından hayati öneme sahip malzemeler. Tedarik zinciri açısından kesinti riski yüksek olan bu malzemeler arasında nadir toprak elementleri (NTE) önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle 694 milyon ton ile Çin’in ardından en büyük NTE rezervinin Türkiye’de bulunduğuna dair bakanlık duyurusu, büyük bir heyecanla karşılandı ve siyasi tartışmalara konu oldu.

İktidar cenahı, Eskişehir Beylikova’da keşfedilen NTE rezervinin stratejik bir gurur olduğunu ve devlet destekli yerli teknoloji ile ekonomiye kazandırılacağını söylüyor. Ülkenin kurtuluşunun NTE’de olduğunu vurgulayan ana muhalefet ise bu rezervin hammadde olarak ‘‘yabancılara peşkeş çekilemeyeceği’’ hükmünün kanunlaşmasını istiyor. Türkiye’nin işleme teknolojisi geliştirmesinin ve NTElerin katma değerli ürün haline gelmesinin hayati önemde olduğunu vurguluyor.

Nitekim NTElerin gerçek değer yaratma potansiyeli ve jeostratejik önemi, tedarik zincirinin ileri aşamalarında ortaya çıkıyor. Rafinasyon ve saflaştırma süreçleri, madencilikten 10-15 kat fazla katma değer yaratıyor. Bu değer zincirine nihai ürün üretme yetisi de eklendiğinde, birkaç kilogram NTE’den 100-150 bin doların üzerinde ekonomik katkı sağlamak mümkün hâle geliyor. Üstelik ancak bu seviyedeki teknolojik ve endüstriyel üstünlük, stratejik güç yaratıyor. Dünyanın en büyük rezerv sahiplerinden ABD bile, işlenmiş NTE ve kalıcı mıknatıs gibi nihai ürünler için %90 oranda  Çin’e bağımlı.

‘‘Nadir toprak elementleri’’ nedir?

Yerkürede 17 tane olduğu bilinen nadir toprak elementleri, modern teknolojinin küçük fakat hayati ‘‘vitaminleri’’ gibidir: Az miktarda yer aldıkları malzemelere önemli manyetik, optik ve elektriksel özellikler kazandırarak enerji sistemleri, mıknatıslar ve ileri teknolojik uygulamalarda vazgeçilmez rol oynarlar. NTEler olmadan modern savunma teknolojileri çalışamaz ve iklim değişikliğiyle mücadele için gereken temiz enerji altyapısı inşa edilemez.

Nadir toprak elementleri, hafif ve ağır olmak üzere ikiye ayrılır. Hafif nadir toprak elementleri görece daha bol bulunurken ağır nadir toprak elementleri daha az bulunur ve stratejik önemi daha yüksektir.

Dolayısıyla eğer Türkiye, NTE arz zincirinde önemli bir aktör olmak istiyorsa, sadece rezerv madenciliğine değil, bu rezervlerin rafinasyonuna ve nihai teknolojik ürüne dönüştürülmesine odaklanması gerekiyor. Bu da kritik teknoloji transferi, büyük ölçekli piyasa finansmanının sağlanması, küresel pazar erişimin güvence altına alınması gibi, Türkiye’nin tek başına başaramayacağı gereklilikleri olan, maliyetli ve meşakkatli bir süreç.

Bir diğer önemli sorun ise NTE’nin yüksek ekolojik maliyetleri. Çin’in çevresel kaygılardan feragat ederek, düşük maliyetli üretim biçimini takip etmek, büyük ekolojik felaketler doğurur ve ne jeopolitik ne de etik olarak kabul edilebilir. Türkiye’nin uluslararası işbirliği ile şekillendireceği NTE stratejisini, çevresel sürdürülebilirlik üzerine kurması büyük önem taşıyor.

Çin’in NTElerde tek hakim tedarikçi haline geldiği, gecikmeli olarak fark edildi. Bu durum, NTE tedariki konusunda çok geride olan ABD’de ve Avrupa’da panik havası estirdi. Üstelik Çin, yalnızca NTE rezervi sahipliği bakımından değil, bu madenin ayrıştırılıp rafine edilmesi ve daha sonra bu madenlerden mıknatıs, katalizör, fosforlar ve diğer kritik metal alaşımları gibi nihai teknolojik ürünler üretilmesi konusunda neredeyse monopol gücüne ulaştı.

Çin’in NTElerde tek hakim tedarikçi haline geldiği, gecikmeli olarak fark edildi. Bu durum, NTE tedariki konusunda çok geride olan ABD’de ve Avrupa’da panik havası estirdi. Üstelik Çin, yalnızca NTE rezervi sahipliği bakımından değil, bu madenin ayrıştırılıp rafine edilmesi ve daha sonra bu madenlerden mıknatıs, katalizör, fosforlar ve diğer kritik metal alaşımları gibi nihai teknolojik ürünler üretilmesi konusunda neredeyse monopol gücüne ulaştı.

Sadece hammadde değil, jeostratejik bir araç

Yalnızca 34 sene önce, dönemin Çin Devlet Başkanı Deng Xiaoping, ‘‘Ortadoğu’nun petrolü var, ancak bizim de nadir toprak elementlerimiz var,’’ dediğinde, ABD dahil birçok ülke, neyi kastettiğinin farkında bile değildi.

Durumun tüm netliğiyle ortaya çıkması 2010 yılında oldu: Japonya’nın Senkaku adaları çevresinde bir Çin balıkçı teknesi ile Japon Sahil Güvenlik gemisinin çarpışması, diplomatik bir krize neden oldu. Çin, Japonya’ya NTE ihraçlarını durdurma kararı aldı. Bu kısıtlama sonrası bazı NTE fiyatları 10 kattan fazla arttı ve Japon ekonomisinde, özellikle yüksek teknolojili otomotiv ve elektronik sektörlerinde, ciddi bir krize yol açtı.

Bu olay NTElerin yalnızca ekonomik bir hammadde değil aynı zamanda jeostratejik bir araç olduğunu tüm dünyaya gösteren ilk işaret fişeğiydi.

Tek hakim tedarikçi Çin

NTE konusunun aciliyet kazanması ise pandemi sonrası gerçekleşti. Modern teknolojinin hız kazanması ve düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş hedefleri ile birlikte, NTElerin ne kadar stratejik bir ürün olduğu tüm dünyada anlaşıldı. Çin’in ise bu alanda tek hakim tedarikçi haline geldiği, gecikmeli olarak fark edildi.

Bu durum, NTE tedariki konusunda çok geride olan ABD’de ve Avrupa’da panik havası estirdi. Üstelik Çin, yalnızca NTE rezervi sahipliği bakımından değil, bu madenin ayrıştırılıp rafine edilmesi ve daha sonra bu madenlerden mıknatıs, katalizör, fosforlar ve diğer kritik metal alaşımları gibi nihai teknolojik ürünler üretilmesi konusunda neredeyse monopol gücüne ulaştı.


Yapılan akademik çalışmalar, Türkiye’deki (694 milyon ton büyüklüğünde olduğu duyurulan) yatakların %0,2 ila %2’sinin nadir toprak oksitlerinden oluşmasının muhtemel olduğunu gösteriyor. Bu ise 1.4 milyon ila 14 milyon ton arası NTE rezervi anlamına geliyor.

Saflaştırma, madencilikten 10-15 kat fazla katma değer yaratıyor

Nitekim NTElerin gerçek değer yaratma potansiyeli, tedarik zincirinin ileri aşamalarında ortaya çıkıyor. Madencilik aşamasında, ekonomik olarak çıkarılabilir cevherden elde edilen konsantrelerin küresel pazar değeri, 2025 itibarıyla yalnızca 600-800 milyon ABD doları bandındaydı. Oysa rafinasyon ve saflaştırma süreçlerinde ciddi bir değer sıçraması var: Aynı hacim, yüksek saflıkta ayrılmış oksit ve metal formuna dönüştüğünde, pazar büyüklüğü 5,7 – 7,6 milyar dolara ulaşıyor. Böylelikle madencilik aşamasına kıyasla 10-15 katlık bir katma değer yaratılıyor.

Türkiye’nin rezervlerinin büyüklüğü ve niteliği henüz net değil

ABD Jeoloji Araştırmalar Kurumu’nun (USGS) 2025 yılı raporuna göre küresel NTE rezervlerinin toplam büyüklüğü 90 milyon tonun biraz üzerinde En büyük rezerve sahip ilk beş ülke ise sırasıyla Çin (44 milyon ton), Brezilya (21), Hindistan (6.9), Avustralya (5.7) ve Rusya (3.8).

Eskişehir/Beylikova’daki kaynağın uluslararası standartlarda ticari olarak çıkarılabilir rezerv olduğunu kanıtlayan jeolojik ve ekonomik çalışmalar tamamlanmadığından, Türkiye henüz bu listede yer almıyor. Rezervin küresel önemini kanıtlamak için Türkiye, “Avustralya Jeologlar Enstitüsü” aracılığıyla uluslararası alanda tanınan JORC Kodu kapsamında sertifikasyon sürecini yürütmektedir. Yapılan akademik çalışmalar, Türkiye’deki yatakların %0,2 ila %2’sinin nadir toprak oksitlerinden oluşmasının muhtemel olduğunu gösteriyor. Bu ise 1.4 milyon ila 14 milyon ton arası NTE rezervi anlamına geliyor.

Türkiye’nin rezervlerinin ne kadarının Hafif NTE ne kadarının Ağır NTE olduğu da henüz belirsizliğini koruyor. Bu konuda resmi bilgiler net olmasa da, Hafif NTElerin baskın olduğu vurgulanıyor. Eğer böyle ise rezervin ekonomik katkısı sınırlı olacaktır çünkü bu elementlerin küresel ölçekte zaten iyi bir arzı olduğu için piyasa değeri daha düşük.

Yalnızca kalıcı mıknatıs pazarı 30 milyar dolardan büyük

Asıl ekonomik dönüşüm ise saflaştırılmış NTElerin kalıcı mıknatıs, batarya malzemesi ve katalizör gibi ileri teknoloji ürünlerine entegre edildiği nihai ürün aşamasında gerçekleşiyor. Örneğin rüzgar türbinlerinden elektrikli araç motorlarına, savunma sanayii sistemlerinden akıllı telefonlara kadar geniş bir yelpazedeki ürünlerin kritik bileşenleri arasında yer alan kalıcı mıknatıs pazarının, 2025’te 32-35 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Temiz enerji sistemleri, savunma teknolojileri ve yüksek performanslı elektroniği de düşündüğümüzde, toplam NTE temelli nihai ürün değeri, 40 milyar doları rahatlıkla aşıyor.

Bu üç aşamalı değer zinciri, bir ton ham cevherdeki birkaç kilogram NTE’nin, 100-150 bin doların üzerinde ekonomik katkı sağlayabildiğini ortaya koyuyor. Enerji dönüşümünün hızlanmasıyla, önümüzdeki 10 yıl içinde bu değerin katlanarak artması bekleniyor.


Dünyanın en büyük rezerv sahiplerinden ABD bile işlenmiş nadir toprak oksit ihtiyacının %70-80’ini ve kalıcı mıknatıs ihtiyacının %85-90’ını doğrudan veya dolaylı olarak Çin’den karşılamak zorunda kalıyor. Dolayısıyla tek başına rezerv sahipliği, stratejik güç anlamına gelmiyor.

Rezerv sahipliği, stratejik güç getirmiyor

Çin’in NTElere hakimiyetinin en çarpıcı kısmı ise teknolojik karmaşıklığın en yüksek olduğu rafinasyon ve saflaştırma aşamasını %90 civarında kontrol etmesi.

Madencilik aşamasında Çin’in küresel üretimdeki payı, 2025 itibarıyla %62-65 düzeyinde. Ayrıştırma kapasitesinin ise %87-91’ine ve yüksek saflıkta nadir toprak oksit üretiminin %92’sine sahip. Son aşama olan nihai teknolojik ürün katmanındaki monopol gücü daha da keskin: Özellikle kalıcı mıknatıs üretiminde Çin’in payı %93-95’e ulaşıyor.

Bu durum, dünyanın en büyük rezerv sahiplerinden ABD’nin bile işlenmiş nadir toprak oksit ihtiyacının %70-80’ini ve kalıcı mıknatıs ihtiyacının %85-90’ını doğrudan veya dolaylı olarak Çin’den karşılamak zorunda kalmasına yol açıyor.

Dolayısıyla rezerv sahipliği, stratejik güç anlamına gelmiyor. NTEleri 21. yüzyılın en etkili jeostratejik unsurlarından biri haline getiren, Çin’in rafinasyon ve nihai ürün üretimindeki neredeyse mutlak teknolojik ve endüstriyel üstünlüğü.

''Madencilik, sürecin kolay kısmı. Asıl darboğaz, 17 farklı elementi %99.999 saflıkta ayıracak rafinasyon tesisidir. Bu tesislerin tasarımı, inşası ve devreye alınması, muazzam bir mühendislik başarısı gerektirir. Çin’in küresel rafinaj kapasitesinin %85-90’ını kontrol etmesi, 2000 yılından bu yana toplam 57 milyar dolar civarında yatırımlar yapmasıyla mümkün oldu.''

”Madencilik, sürecin kolay kısmı. Asıl darboğaz, 17 farklı elementi %99.999 saflıkta ayıracak rafinasyon tesisidir. Bu tesislerin tasarımı, inşası ve devreye alınması, muazzam bir mühendislik başarısı gerektirir. Çin’in küresel rafinaj kapasitesinin %85-90’ını kontrol etmesi, 2000 yılından bu yana toplam 57 milyar dolar civarında yatırımlar yapmasıyla mümkün oldu.”

Çin 55 milyar dolardan fazla yatırım yaptı

Eğer NTE arz zincirinde önemli bir aktör olmak istiyorsa Türkiye’nin sadece rezerv madenciliğine değil, bu rezervlerin rafinasyonuna ve nihai teknolojik ürüne dönüştürülmesine odaklanması gerekiyor. Nitekim madencilik, sürecin kolay kısmı. Asıl darboğaz, 17 farklı elementi %99.999 saflıkta ayıracak rafinasyon tesisidir. Bu tesislerin tasarımı, inşası ve devreye alınması, muazzam bir mühendislik başarısı gerektirir. Haliyle, teknolojik ilerleme cephesinde know-how transferi ve AR-GE yatırımlarının ön planda olması gerekir. Ancak böyle uzun soluklu, entegre bir sürecin finansman ihtiyacı da çok yüksek olacaktır.

Çin’in küresel rafinaj kapasitesinin %85-90’ını kontrol etmesi, 2000 yılından bu yana toplam 57 milyar dolar civarında yatırımlar yapmasıyla mümkün oldu. Uzmanlara göre ABD ve AB’nin bile Çin’in hakimiyetini aşabilmek için kuracakları NTE temelli bir arz zinciri, en az 10 milyar dolarlık sermaye yatırımı gerektirecek. Böyle bir amaca ulaşmanın ancak 10-15 yılda mümkün olabileceği hesaplanıyor.

Teknolojik altyapıyı geliştirmek şart

Teknolojik ilerleme konusunda Türkiye’nin mevcut altyapısının hangi seviyede olduğu tam olarak bilinmiyor; ancak Çin gibi bir rakip karşısında yetersiz olduğu tartışmasız.

Know-how transferinin ve AR-GE yatırımlarının ön planda olduğu bu alanda, Çin’in NTE ile ilgili patent başvurularındaki küresel payı 2025 itibarıyla %65’e ulaştı. ABD’nin 10 bin, Japonya’nın 14 bin patenti bulunurken, Çin’in patentleri ise yaklaşık 42 bin adet.

2020’de Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) bünyesinde faaliyet göstermeye başlayanNadir Toprak Elementleri Araştırma Enstitüsü (NATEN), Türkiye’nin stratejik elementlerdeki potansiyelini bilimsel, teknik ve endüstriyel kapasiteye dönüştürmek için çalışmalar yapıyor.

NATEN’in 2025’te kurduğu NTE Cevher Zenginleştirme ve Saflaştırma Laboratuvarı ve Yerli Kalıcı Mıknatıs Üretim Tesisi gibi altyapılar, bilimsel kapasiteyi artırmada önemli adımlar. Ancak bu tesislerin etkin çalışabilmesi için üniversite-sanayi işbirliklerini güçlendirmek, AR-GE bütçesini artırmak ve patent başvurularını teşvik etmek gerekiyor. Ayrıca nitelikli insan kaynağı yetiştirmek üzere mühendislik ve malzeme bilimi programlarında NTE odaklı uzmanlaşma modülleri geliştirilmesi, uluslararası burs programları ile know-how transferi sağlanması ve start-up ekosistemine yönelik teşviklerle inovasyonların hızlandırılması şart.

''NTEler, yer kabuğunda nadir değildir, ancak ekonomik olarak işlenebilir yoğunlukta bulunmazlar. Bu nedenle çok küçük bir miktar nihai ürün elde etmek için muazzam miktarda toprağın kazılması, taşınması ve işlenmesi gerekir.''

”NTEler, yer kabuğunda nadir değildir, ancak ekonomik olarak işlenebilir yoğunlukta bulunmazlar. Bu nedenle çok küçük bir miktar nihai ürün elde etmek için muazzam miktarda toprağın kazılması, taşınması ve işlenmesi gerekir.”

Ekolojik maliyetler büyük

Türkiye’nin olası NTE rezervlerini stratejik bir güce dönüştürebilmesinin şartlarını aktardıktan sonra, önemli bir uyarıda bulunmak gerekiyor: NTE üretim sürecinin çevresel ve ekolojik maliyetlerini görmezden gelmek, bir ‘‘yeşil enerji karadeliği’’ yaratabilir. Bu karadelik, NTE madenciliği ve rafinasyonu sırasında açığa çıkan toksik atıklar, radyoaktif kalıntılar, su kirliliği ve ekosistem tahribatı olarak kendini gösterir.

Nitekim NTEler, yer kabuğunda nadir değildir, ancak ekonomik olarak işlenebilir yoğunlukta bulunmazlar. Bu nedenle çok küçük bir miktar nihai ürün elde etmek için muazzam miktarda toprağın kazılması, taşınması ve işlenmesi gerekir. Üstelik geleneksel NTE rafinasyon süreçlerinde bir ton NTE başına ortalama iki bin ton toksik atık üretilebildiği ve atık çökeltme havuzlarının sızıntılarıyla su kaynaklarının kirlenebildiği belgelenmiştir.

Karbon ayak izi kat be kat yüksek

Bu süreçlerin karbon ayak izi de geleneksel metallere kıyasla oldukça yüksek: Uluslararası Enerji Ajansı’na göre Neodimyum gibi NTElerin üretiminden kaynaklanan emisyonlar; demir-çelik, alüminyum ve nikel gibi yaygın metallere kıyasla çok daha fazla.

Neodimyum, çok kirli olduğunu düşündüğümüz çeliğe göre neredeyse 40 kat, alüminyuma göre ise sekiz kat daha fazla emisyona sebep oluyor.

NTEler elektrifikasyon ve temiz enerji teknolojileri için kritik olmakla birlikte, madencilik ve rafinasyon süreçlerinin hızla karbondan arındırılması gerekiyor.


Beylikova’daki NTE sahasında kurulacak tesislerde de eğer madencilik ve işleme faaliyetlerinin yol açacağı çevresel maliyetler hesaba katılmaz ise, Çin’in Bayan Obo sahasında yaşanan büyük felaketlerin benzerlerine yakın zamanda tanık olabiliriz.

Ekolojik maliyetleri hesaplamazsak felaketler kapıda

Çin’in NTE piyasasındaki öncülüğünün bir nedeni de bu yüksek ekolojik maliyetler. Çevresel düzenlemeleri sıkı olan batılı ülkelerde NTE işleme gibi kirletici ve enerji-yoğun sektörler son yıllarda ya yasaklandı ya da çok maliyetli hale geldi. Buna karşılık Çin, bu tür çevresel kaygılardan büyük ölçüde feragat ederek, bu endüstrileri ucuz maliyetle sürdürdü. Çin’in bu yaklaşımı, Batılı rakiplerinin NTE piyasasına girmesini fiilen engellemiş oldu.

Beylikova’daki NTE sahasında kurulacak tesislerde de eğer madencilik ve işleme faaliyetlerinin yol açacağı çevresel maliyetler hesaba katılmaz ise, Çin’in Bayan Obo sahasında yaşanan büyük felaketlerin benzerlerine yakın zamanda tanık olabiliriz.

Üstelik Eskişehir’deki NTE cevherleri önemli miktarda Toryum içerdiğinden ilave çevresel maliyetler de söz konusu olacaktır. Radyoaktif bir element olan Toryum’un varlığı, sadece madencilik atıklarının değil, rafinasyon sürecinden ortaya çıkacak yan ürünlerin de özel lisanslı, izole edilmiş ve uzun vadeli bir radyoaktif atık yönetimi gerektireceği anlamına geliyor.

''Bayan Obo’da NTEler için yürütülen yoğun ve denetimsiz madencilik, yıllara yayılan yapısal bir felakete dönüştü. Atık havuzlarına boşaltılan toksik ve radyoaktif maddeler, tarımı bitirdi ve köylerin boşalmasına neden oldu. Bölgede, kanserden kemik hastalıklarına kadar uzanan önemli sağlık sorunları yaygınlaştı.''

”Bayan Obo’da NTEler için yürütülen yoğun ve denetimsiz madencilik, yıllara yayılan yapısal bir felakete dönüştü. Atık havuzlarına boşaltılan toksik ve radyoaktif maddeler, tarımı bitirdi ve köylerin boşalmasına neden oldu. Bölgede, kanserden kemik hastalıklarına kadar uzanan önemli sağlık sorunları yaygınlaştı.”

Çin’in düşük maliyetleriyle rekabet etmek mümkün mü?

Türkiye’nin, Çin’in çevresel sorunları ihmal eden, düşük maliyetli modelini takip etmesi, ne jeopolitik ne de etik açıdan söz konusu olamaz. Bu durum uluslararası işbirliklerini ve finansmana erişimi de imkansız kılacaktır. Türkiye, cevher rezervlerini hammadde olarak ihraç etmeyi değil de yerinde işleyerek yüksek katma değerli ürün haline getirmeyi hedefliyorsa, stratejisini çevresel sürdürülebilirlik üzerine kurması gerekiyor.

NTE tesislerinin yol açacağı çevresel maliyetler ve riskler, proje başlamadan önce en üst düzeyde hesaplanmalı ve yönetilmeli. Böyle bir yaklaşım, Türk NTE ürünlerine ‘‘sürdürülebilir kaynaklı’’ etiketi kazandırarak AB ve ABD’deki hassas tedarik zinciri ortakları için çekim merkezi oluşturabilir.

Ancak kurulacak entegre NTE sanayi kompleksinin işletme maliyetlerinin de Çin seviyelerine mümkün olduğunca yakın olması gerekir. Aksi halde küresel piyasada ayakta kalmak mümkün olmadığı gibi, yatırımın ekonomik fizibilitesi de en baştan ortadan kalkar.


Ucuz ve güvenilir enerji arzı, düşük işgücü maliyetleri, geniş ölçek ekonomileri, cömert devlet destekleri ve ekolojik maliyetleri umursamayan esnek uygulamalar, Çin’in ayrıştırma ve rafinasyon maliyetlerini ton REO başına 2.000-3.500 ABD doları bandına çekmesini sağladı. Son 20 yılda Batılı devletlerin ya da özel işletmelerin piyasadan çekilmesi ve hakimiyeti tamamen Çin’e devretmesi de bu maliyet uçurumu neticesinde oldu.

Batılı ülke ve şirketler yapamadı

Ucuz ve güvenilir enerji arzı, düşük işgücü maliyetleri, geniş ölçek ekonomileri, cömert devlet destekleri ve ekolojik maliyetleri umursamayan esnek uygulamalar, Çin’in ayrıştırma ve rafinasyon maliyetlerini ton REO başına 2.000-3.500 ABD doları bandına çekmesini sağladı. ABD, AB veya Avustralya’da ise benzer bir tesis kurmanın sermaye maliyeti, Çin’den 3-5 kat yüksek iken işletme maliyeti farkı ise ton başına 8.000-15.000 doları bulabiliyor.

Son 20 yılda Batılı devletlerin ya da özel işletmelerin piyasadan çekilmesi ve hakimiyeti tamamen Çin’e devretmesi, işte bu maliyet uçurumu neticesinde oldu. Dolayısıyla Türkiye gibi rezerv potansiyeli yüksek ancak rafinasyon ve nihai ürün teknolojilerinde henüz başlangıç aşamasında olan ülkeler, bir ikilem ile karşı karşıya: Uluslararası ESG ve çevresel standartlara uyum zorunluluğu, yüksek finansman maliyeti ve henüz oluşmamış ölçek ekonomileri nedeniyle Çin’le rekabet edebilecek birim maliyetlere ulaşmaları çok zor görünüyor.

Özetle Türkiye’nin NTE tedarik zincirinde etkin bir aktör haline gelebilmesi, ancak uluslararası işbirliğini zorunlu bir strateji olarak kabul ederse mümkün olabilir. Yalnızca rezerv madenciliği, Türkiye’yi kritik bir aktör konumuna taşımaz. Asıl stratejik önem taşıyan aşama, bu elementlerin yüksek saflıkta oksitlere rafine edilmesi, saflaştırılması ve güçlü mıknatıslar, katalizörler, metal alaşımları gibi nihai teknolojik ürünlere dönüştürülmesi olacak. Bu hedeflerin başarıyla hayata geçirilmesi ise birçok yapısal engel nedeniye kolay görünmüyor.

Çin ile işbirliği zor, Batılı ülkeler öne çıkıyor

Ekim 2024’te imzalanan mutabakat zaptının ardından Türkiye ile Çin arasındaki müzakereler çıkmaza girdi. Çin, Türkiye’de çıkarılacak ham maddelerin işlenmek üzere Çin’e taşınmasında ısrar etti, kritik işleme teknolojisinin transferini kesin olarak reddetti ve hatta Türkiye’nin katma değerli rafinaj kapasitelerini geliştirme olanaklarını da kısıtlamak istedi. Pekin’in NTE değer zinciri üzerindeki kontrolünü sürdürme stratejisinin bir yansıması olan bu şartlar, Türkiye’nin stratejik ve ekonomik değeri yurt içinde tutma hedefleri ile uyuşmadı.

Son dönemde ise Ankara’nın, Batılı ülkelerle işbirliğine yöneldiği görülüyor. Türkiye’nin bu görüşmeleri, aynı zamanda ABD ve AB’nin, Çin’in hakimiyetini azalatmaya yoğunlaştığı bir döneme denk geldi. Örneğin AB’nin geçen yıl kabul ettiği Kritik Hammaddeler Yasası (CRMA), 2030’a kadar yıllık tüketimin %40’ının birlik içinde işlenmesini hedefliyor. Bu çerçevede Türkiye’nin bir partner olma potansiyeli yüksek. Olası işbirliği görüşmeleri, ABD, Kanada ve İsviçre ile de devam ediyor.

Etkin bir aktör olmak için ne yapılabilir?

İlk olarak, devletin öncü rol üstlenerek doğrudan yatırım veya kamu-özel sektör ortaklığı yoluyla madencilik ve işleme altyapısına finansal destek verebilir. Ancak bu politikaların çevresel ve sosyal sorumluluklarla birlikte tasarlanması gerekir. Bu hem ekolojik riskleri minimize eder hem de uluslararası kabul gören normlara uygun, sürdürülebilir bir üretim altyapısı kurulmasını sağlar.

Bu sürecin uzun vadeli başarısı için ulusal bir ‘‘kritik mineraller stratejisi’’ geliştirilmesi de önemli. Ham madde keşfinden işlenmiş teknolojik ürün imalatına kadar tüm aşamaları kapsaması gereken bu strateji çerçevesinde, teknoloji transferi, AR-GE yatırımları ve nitelikli işgücü eğitimi gibi unsurlar planlı bir şekilde ele alınmalı.

Türkiye’nin tek başına üstesinden gelemeyeceği kritik teknoloji transferi, büyük ölçekli proje finansmanının sağlanması ve küresel pazar erişiminin güvence altına alınması, ancak uzun vadeli ve karşılıklı çıkara dayalı stratejik anlaşmalar yoluyla başarılabilir.

Yazar Hakkında
Prof. Dr. Etem Karakaya | ekarakaya@gmail.com

Prof. Dr. Etem Karakaya 2021 yılından bu yana Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, İİBF, İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümünde lisansını tamamlayan Etem Karakaya, daha sonra Adnan Menderes Üniversitesi Nazilli İİBF asistanı olarak YÖK bursuyla yüksek lisansını İngiltere’de Leicester Üniversitesi ve doktorasını Nottingham Trent Üniversitesi’nde iktisat alanında yapmıştır. Bir dönem ABD New Jersey’deki Rutgers Universitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışmıştır. 

2005-2008 döneminde merkezi Kopenhag’da bulunan AB kurumu Avrupa Çevre Ajansı’nda “iklim değişikliği ve enerji” biriminde proje yöneticisi ve Türkiye masası sorumlusu olarak çalışmıştır. Avrupa Çevre Ajansı’nda çalışırken birçok kez Avrupa Komisyonu, BMİDÇS, OECD ve diğer kurumlarda Avrupa delegasyonu olarak görev yapmıştır. Bu dönemde ve devamında Türkiye’nin iklim müzakerelerine katılan heyete ve ilgili bakanlıklardaki uzmanlara “Kyoto Protokolü, küresel iklim rejimi, karbon piyasaları” konularında eğitimler vermiştir. Ayrıca, iklim değişikliği ve enerji alanında AB, UNDP, ilgili bakanlıklar ve özel şirketlere proje ve danışmanlık yapmaktadır.

Dr. Etem Karakaya yaklaşık 20 yıldır iklim değişikliği, karbon piyasaları ve enerji konularını Avrupa Birliği ve Türkiye özelinde çalışmaktadır. Son yıllarda özellikle enerji, malzeme kullanımı ve verimliliği konularını sürdürülebilirlik açısından çalışan Karakaya, bu alanlarda birçok makale ve rapor hazırlamıştır.

Uzmanlık Alanları: İklim iktisadı; iklim müzakereleri; sanayide karbonsuzlaşma; karbon piyasaları; AB ETS sistemi; enerji ve malzeme verimliliği; döngüsel ekonomi; uluslararası iktisat