Skip to main content

Türkiye, 2050 yılına kadar nükleer kurulu gücünü 20 GW seviyesine çıkarmayı planlıyor. 3 Mart’ta Kanada Maden Araştırmacıları ve Geliştiricileri (PDAC) kongresine katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, bu hedefe ulaşmak için hem büyük ölçekli santraller hem de Küçük Modüler Reaktörler (SMR) inşa etmeyi planladıklarını açıkladı. Ankara, nükleer enerjinin ‘‘küresel ısınmayla mücadele’’ ve ‘‘karbon nötr hedeflerine ulaşma’’ açısından gerekli olduğunu savunuyor.

Dünyanın önde gelen nükleer politika uzmanlarından, Kanada’daki British Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. M.V. Ramana ise nükleer enerjinin iklim krizine çözüm olarak sunulmasının “gerçekçi olmadığını” söylüyor. Nükleer enerjinin en pahalı elektrik üretim yöntemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Ramana, reaktörlerin devreye alınmasının da seneler sürdüğünü hatırlatıyor. İklim krizinin aciliyeti nedeniyle emisyonların en hızlı ve en ekonomik şekilde azaltılması gerektiğini belirten Ramana’ya göre sınırlı kaynaklar ve zaman, en etkili çözümlere yönlendirilmek zorunda.

Ramana’ya göre nükleer enerjinin yıllardır bilinen güvenlik riskleri de ortadan kalkmış değil. Tamamen güvenli bir nükleer reaktör inşa etmenin mümkün olmadığını söyleyen Ramana, teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazaların öngörülemeyen şekillerde gelişebildiğini ve sorunların sistem içinde hızla yayılabildiğini vurguluyor: ‘‘Bu iki özellikle nedeniyle kazaları tamamen dışlamak mümkün değil.’’ Son dönemde çözüm olarak pazarlanan küçük modüler reaktörlerin ise daha maliyetsiz, hızlı veya güvenli olabileceğini iddialarının somut kanıtlarla desteklenmediğini belirtiyor.

Ramana’ya göre nükleer enerji, karbon yakalama ya da jeomühendislik gibi teknolojilerin tamamı ortak bir işlev görüyor: “Sınırlı bir gezegende sonsuz büyümenin mümkün olmadığı” gerçeğiyle yüzleşmeyi ertelemek.

''Üç Mil Adası (Three Mile Island), Çernobil ve Fukuşima’da yaşanan büyük kazalar, daha önce öngörülmemiş biçimlerde gerçekleşti. Örneğin araba kazalarının büyük çoğunluğu, içkiliyken veya telefonda konuşurken araba kullanmak ya da aşırı hız yapmak gibi beklenen nedenlerle olur. Nükleer reaktörlerde ise durum böyle değildir. Teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazalar, yeni şekillerde ortaya çıkar.''

”Üç Mil Adası (Three Mile Island), Çernobil ve Fukuşima’da yaşanan büyük kazalar, daha önce öngörülmemiş biçimlerde gerçekleşti. Örneğin araba kazalarının büyük çoğunluğu, içkiliyken veya telefonda konuşurken araba kullanmak ya da aşırı hız yapmak gibi beklenen nedenlerle olur. Nükleer reaktörlerde ise durum böyle değildir. Teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazalar, yeni şekillerde ortaya çıkar.”

British Columbia Üniversitesi Kamu Politikası ve Küresel İlişkiler Okulu profesörü ve Silahsızlanma, Küresel ve İnsan Güvenliği alanında Simons Kürsüsü sahibi Dr. M.V. Ramana’nın değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz:

‘‘Güvenli’’ bir nükleer reaktör yok

Yıkıcı kazaların meydana gelebilme tehlikesi, radyoaktif atıklarla başa çıkmanın zorluğu ve nükleer silahlarla olan bağlantısı, nükleer enerjinin en önemli riskleri olarak sayılabilir.

Nihayetinde bir nükleer reaktör, su kaynatmanın son derece karmaşık bir yöntemi. Reaktörler, son derece tehlikeli bir süreç olan nükleer fisyon yoluyla suyu buhara dönüştürürler. Bu süreçte de çok sayıda radyoaktif madde üretirler. Bu maddelerin tamamı, reaktörün çekirdeğinde, merkezinde bulunur. Nükleer, son derece yoğun bir enerji üretme yöntemi olması açısından avantajlıdır. Ama bu avantaj, aynı zamanda nükleerin önemli bir sorunu: Enerji kaynağının çok yoğun, teknolojinin ise çok karmaşık olması, bir kazayla sonuçlanabilecek, öngörülemeyen rotalar olduğu anlamına gelir.

Üç Mil Adası (Three Mile Island), Çernobil ve Fukuşima’da yaşanan büyük kazalar, daha önce öngörülmemiş biçimlerde gerçekleşti. Örneğin araba kazalarının büyük çoğunluğu, içkiliyken veya telefonda konuşurken araba kullanmak ya da aşırı hız yapmak gibi beklenen nedenlerle olur. Nükleer reaktörlerde ise durum böyle değildir. Teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazalar, yeni şekillerde ortaya çıkar.

Nükleer reaktörlerin bir diğer özelliği ise bir şey ters gittiğinde, sorunun sistem içinde son derece hızla yayılabilmesi. Bu da kontrolü çok zorlaştırıyor. Bu iki özellik nedeniyle kazaları tamamen dışlamak mümkün değil.


Nükleer endüstrinin radyoaktif atık sorununa yanıtı, derin bir çukur kazıp atıkları gömmek ve bir daha asla dışarı çıkmamalarını umut etmek. Ancak tasarladığınız şeyin yüzbinlerce yıl boyunca güvenli kalacağından emin olmalısınız.

Radyoaktif atık sorunu çözülemiyor

Radyoaktif maddelerin üretilmesinin bir diğer sonucu ise şu: Bu maddeleri çevreye yayan bir kaza olmasa bile, eninde sonunda bu maddelerle başa çıkmak zorunda kalıyorsunuz.

Bir reaktörü geçici veya kalıcı olarak kapattığınızda ya da reaktöre taze yakıt yükleyip kullanılmış yakıtı çıkardığınızda, bu radyoaktif maddeleri yönetmeniz gerekiyor. Ancak şu ana kadar bunlarla güvenli biçimde başa çıkmanın yolunu bulamadık.

Bir kaza ya da silah söz konusu olmadığında bile radyasyona maruz kalmak tehlikeli. Üstelik bu maddeler yüzbinlerce yıl boyunca radyoaktif kalıyorlar; onları radyoaktif olmaktan çıkarabilen bir yöntem yok.

Nükleer endüstrinin bu soruna yanıtı, derin bir çukur kazıp atıkları gömmek ve bir daha asla dışarı çıkmamalarını umut etmek. Tabii bunu farklı kelimelerle söylüyorlar; ‘‘‘jeolojik depo’’ gibi ifadeler kullanıyorlar, ama aslında aynı şeyden söz ediyoruz.

Tasarladığınız şey, yüz binlerce yıl boyunca güvenli kalacak mı?

Burada sorun şu: Tasarladığınız şeyin yüzbinlerce yıl boyunca güvenli kalacağından emin olmalısınız. Oysa bu süreçte büyük belirsizlikler var. Çevrenin değişmesi, iklim değişikliği, olası buzul çağları söz konusu olabilir. Ayrıca kaya sisteminin içine ısı üreten radyoaktif maddeler yerleştiriyorsunuz; bu da kayaların özelliklerini değiştirebilir.

Haksızlık etmemek lazım, bu sistemleri tasarlayan insanlar tüm bu belirsizlikleri modellemeye çalışıyorlar. Fakat bu kadar uzun zaman dilimlerinde belirsizlikler olması kaçınılmaz. 

10 bin yıl güvenli kalacak denilen tesiste, 20 yıl dolmadan patlama oldu

ABD’nin New Mexico eyaletinde, nükleer silah üretiminden kaynaklanan atıkların depolanması için inşa edilen Atık İzolasyon Pilot Tesisi (WIPP), bu belirsizliklere iyi bir örnek.

Bu tesis, 10 bin yıl boyunca güvenli olacağı öngörüsüyle inşa edilmişti. Ancak açılmasından 20 sene bile geçmeden bir kaza yaşandı. Kullanılan kimyasal maddenin değiştirilmesi, kimyasal bir reaksiyona yol açtı ve bir patlama oldu. Böylesi bir kazayı kimse öngörmemişti.

Eğer 20 yıl içinde bile öngörülemeyen bir şey oluyorsa, bu depoların 10 bin yıl boyunca güvenli kalma ihtimali ne kadardır?

Nükleer enerji teknolojisi, silah yapımında kullanılabilir

Nükleer enerjinin bir diğer önemli riski ise plütonyum. Reaktörlerde meydana gelen plütonyum, hem reaktör yakıtı olarak hem de nükleer silah yapımında kullanılabilir. Ayrıca nükleer santraller zenginleştirilmiş Uranyum-235 kullanırlar. Aynı zenginleştirme teknolojisi ile yakıt olarak kullanıldığı seviyeden daha ileri bir zenginleştirme sağlanırsa, silah yapımında da kullanılabilir.

''Diyelim ki iklim krizine karşı nükleer santral inşa etmeyi değerlendiriyorsunuz, o zaman iki soruya yanıt vermeniz gerekir: Maliyeti nedir ve ne sürede devreye alınabilir? Nükleer, her iki konuda da başarısız.''

”Diyelim ki iklim krizine karşı nükleer santral inşa etmeyi değerlendiriyorsunuz, o zaman iki soruya yanıt vermeniz gerekir: Maliyeti nedir ve ne sürede devreye alınabilir? Nükleer, her iki konuda da başarısız.”

Nükleer, iklim krizine çözüm sunamaz

Nükleerin riskleri yeni değil. Son 20 yılda değişen ise çevre hareketi içinden bazı kişilerin, nükleerin tüm bu sorunlarına rağmen, ‘‘iklim değişikliği nedeniyle nükleer santral inşa etmek zorundayız,’’ demeye başlaması oldu.

Bazıları, nükleer kazanın küçük bir risk, iklim değişikliğinin ise çok büyük bir sorun olduğunu söylüyor. Bazıları ise bu saydığım sorunların eski reaktörlere özgü olduğunu, yeni reaktörlerde hepsinin giderilebileceğini savunuyor. Oysa bu doğru değil çünkü tüm bu reaktörlerde fizik değişmiyor.

Diyelim ki iklim krizine karşı nükleer santral inşa etmeyi değerlendiriyorsunuz, o zaman iki soruya yanıt vermeniz gerekir: Maliyeti nedir ve ne sürede devreye alınabilir? Nükleer, her iki konuda da başarısız.


Nükleer santrallerde üretilen elektriğin fiyatı, güneş ve rüzgar santrallerinden çok daha yüksek. Dolayısıyla nükleer, emisyonları azaltmak için oldukça pahalı bir yol. İkinci sorun ise nükleer santral inşa etmenin çok uzun sürmesi. Oysa iklim değişikliği ile mücadele için bu kadar zamanımız yok. Emisyonları şimdi azaltmalıyız.

Elektrik üretmenin en pahalı yollarından biri

Bugün nükleer, elektrik üretmenin en pahalı yöntemlerinden biri. Teknolojisi çok karmaşık olduğu için daha ucuz bir santral inşa etmek mümkün değil. Üstelik deneyimlerimiz, gerçekleşen maliyetlerin, hesaplanan maliyetlerden daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Nükleer santrallerde üretilen elektriğin fiyatı, güneş ve rüzgar santrallerinden çok daha yüksek. Dolayısıyla nükleer, emisyonları azaltmak için oldukça pahalı bir yol.

Emisyon azaltımı için süremiz dar: Yavaş çözümlere vakit yok

İkinci sorun ise nükleer santral inşa etmenin çok uzun sürmesi. Ortalama bir nükleer santralde, ilk betonunun dökülmesinden şebekeye elektrik verilmesine kadar geçen süre yaklaşık 10 yıl. Buna karar aşamasını, yer seçimini, seçilecek yerdeki halkın ikna edilmesini, çevresel etki değerlendirmelerini (ÇED), güvenlik analizlerini ve milyarlarca dolarlık finansman bulma sürecini de eklediğinizde bu süre daha da uzuyor.

Örneğin benim yaşadığım Kanada’nın British Columbia eyaletinde nükleer santral yok. Santral yapılmasına bu sene karar verilse, önce yakınında yaşamayı kabul edecek bir topluluk bulunması gerekir. Sonra ÇED süreçleri, güvenlik analizleri, finansman bulunması derken, elektrik üretimi 2040ları bulur. Oysa iklim değişikliği ile mücadele için bu kadar zamanımız yok. Emisyonları şimdi azaltmalıyız.

''Yenilenebilir enerji kaynaklarının payının yüksek olduğu bir sistemde artık baz yük kavramı anlamını yitirir. Diğer tüm santrallerin kapatılıp yalnızca yenilenebilir santrallerinin çalışması gereken dönemler olacağından, asıl ihtiyaç artık baz yük değil, üretimin hızla artırıp azaltılabileceği, esnek santrallerdir.'' (Fotoğraf: Dennis Schroeder: NREL)

”Yenilenebilir enerji kaynaklarının payının yüksek olduğu bir sistemde artık baz yük kavramı anlamını yitirir. Diğer tüm santrallerin kapatılıp yalnızca yenilenebilir santrallerinin çalışması gereken dönemler olacağından, asıl ihtiyaç artık baz yük değil, üretimin hızla artırıp azaltılabileceği, esnek santrallerdir.” (Fotoğraf: Dennis Schroeder: NREL)

Artık ihtiyacımız baz yük değil, esnek enerji kaynakları

Nükleer enerji konusunda sık öne sürülen argümanlardan bir diğeri ise baz yük ihtiyacını karşılayabilecek olmaları. Fakat aslında baz yük, yenilenebilir enerjinin yaygın olmadığı bir dönemden kalan ve artık ötesine geçmemiz gereken bir kavram.

Baz yük beklentisi nereden geliyor?

Hiçbir toplumda elektrik talebi sabit değildir, günün farklı saatlerinde ve yılın farklı dönemlerinde azalır veya artar. Ancak, talebin altına düşmediği bir minimum seviye vardır ve buna baz yük denir.

Bu talebi karşılayabilmek için 365 gün, 24 saat boyunca bu asgari düzeyde sabit elektrik üretebilecek kömür, hidroelektrik veya nükleer santraller inşa edilirdi. Hepsinin ortak özelliği, sabit bir seviyede elektrik üretebilmeleriydi.

Tabii bunlar sermaye yoğun yatırımlar olduğu için mümkün olduğunca tam kapasite çalışmaları istenir. Talebin bu asgari düzeyin üzerine çıktığı zamanlarda ise sermaye maliyeti düşük, yakıt maliyeti yüksek olan diğer enerji kaynaklarının devreye girmesi planlanır. Yenilenebilir enerji kaynakları tabloya girmeden önce, işler böyleydi.

Yenilenebilir enerji kaynakları sabit değil, değişken. ‘‘Kesintili’’ ifadesi çok kullanılıyor ama aslında doğrusu değişkendir; ne zaman enerji üretip üretemeyeceğinizi büyük ölçüde öngörebilirsiniz.

Yenilenebilir enerjinin bir diğer önemli karakteristiği, marjinal maliyetlerin sıfıra yakın olması. (Oysa kömür ve nükleer santrallerin hem yakıt hem de tesislerde eğitimli çalışan ihtiyacı var.) Dolayısıyla bir rüzgar veya güneş santrali kurduğunuzda mantıklı olan, talebin yüksek veya düşük olduğuna bakmaksızın sürekli üretim yapmaktır.

Almanya veya İspanya gibi, yenilenebilir enerji kapasitesinin çok yüksek olduğu ülkelerde, talebin tamamına yakınının bu kaynaklardan karşılandığı dönemler olabiliyor. Ama bir nükleer santrali kapatıp yeniden çalıştırmak o kadar büyük bir maliyet ki, yalnızca bundan kaçınmak için para karşılığı yenilenebilir santralleri kapatabiliyorlar.

Özetle, yenilenebilir enerji kaynaklarının payının yüksek olduğu bir sistemde artık baz yük kavramı anlamını yitirir. Diğer tüm santrallerin kapatılıp yalnızca yenilenebilir santrallerinin çalışması gereken dönemler olacağından, asıl ihtiyaç artık baz yük değil, üretimin hızla artırıp azaltılabileceği, esnek santrallerdir.

Esnek bir nükleer santral mümkün mü?

Teorik olarak nükleer santraller esnek olacak şekilde tasarlanabilir ancak bu, iki temel zorluk yaratır.

İlk olarak üretimi artırıp azaltmak, güvenlik risklerini artırıyor. Bu riskleri aşacak bir tasarım mümkün, ancak santralin daha az verimli olmasına neden olur.

İkinci olarak ise böylesi bir santral optimum kapasiteyle çalışmayacak; sene boyunca çok az üretim yaptığı veya kapalı kaldığı günler olacak. Böyle olunca zaten pahalı olan elektrik, daha da pahalı hale gelir.


Şirketler, yalnızca belirli koşullar oluştuğunda nükleer santral inşa etmek istiyorlar: Kârı özelleştirip maliyet ve riskleri toplumsallaştırabildiklerinde. Bu maliyeti sırtlanacaklar ise belli: Elektriğe daha yüksek fiyat ödeyecek olan tüketiciler veya daha yüksek vergi ödeyecek olan halk.

Şirketler için cazip bir anlaşma: Maliyet toplumsal, kâr özel

Peki tüm bunlara rağmen özel şirketler neden hala nükleer santral inşa etmek istiyorlar? Gerçek şu ki bunu, yalnızca belirli koşullar oluştuğunda istiyorlar: Kârı özelleştirip maliyet ve riskleri toplumsallaştırabildiklerinde. Bu maliyeti sırtlanacaklar ise belli: Elektriğe daha yüksek fiyat ödeyecek olan tüketiciler veya daha yüksek vergi ödeyecek olan halk.

Belirli örnekler üzerinden konuşalım; örneğin ABD’de George W. Bush döneminde bir ‘‘nükleer rönesans’’ planlandı, nükleer santral yapımını teşvik edecek Enerji Politikası Yasası çıkarıldı. 30 santralin inşa edilmesi, 2021’e kadar 15’inin devreye girmesi planlanıyordu. Ancak yalnızca dört santralin inşasına başlanabildi. Georgia ve Güney Carolina eyaletlerinde yasalar, santral inşaatı için tüketicilerin önceden – daha santraller elektrik üretmeye başlamadan – ödeme yapmasına müsaade etti. Böylelikle Georgia’da iki reaktör inşa edildi. 14 milyar dolar olacağı öngörülen maliyet, 37 milyar dolara çıktı. Güney Carolina’daki inşaat ise 9 milyar dolar harcandıktan sonra iptal edildi. Bu maliyetleri her iki eyalette de halk ödüyor.

Aslında neoliberal dönemde serbest piyasa diye bir şey yok. Devlet piyasaya, zengin şirketlerin ve kurumların avantajına olacak şekilde müdahale ediyor. Böyle olduğunda nükleer santraller, şirketler için harika bir yatırım: Maliyetler arttıkça, şirketlerin kazancı da artıyor. Şirketlere ürünün kendisi için değil, vaadi için ödeme yapılıyor.

Nükleerin payı 30 yıldır düşüşte

Nükleer bazı çevrelerde bir statü arayışı üzerinden parlatılabiliyor. Fakat aslında nükleer teknoloji 1950lerden beri var ve özünde değişmedi. Peki kimler bu teknolojiye sahip?

(Kaynak:The World Nuclear Industry Status Report 2025) 

(Kaynak:The World Nuclear Industry Status Report 2025) 

Dikkate değer bazı istatistikler var. İlk olarak, dünyadaki elektrik şebekelerinin tamamını göz önünde bulundurduğumuzda, nükleerin elektrik üretimindeki payının 1990ların ortasından beri düştüğünü görüyoruz: %17.5 seviyelerinden %9’a kadar geriledi ve daha da gerilemesi kuvvetle muhtemel. Dolayısıyla gelişen, ilerleyen bir şeyden bahsetmiyoruz.

İkinci olarak, nükleer santrallerin çok büyük kısmı, yalnızca birkaç ülkede bulunuyor ve bunlar da büyük ölçüde nükleer silah sahibi ülkeler. Nükleer silaha sahip olup nükleer santrali bulunmayan yalnızca iki ülke var: İsrail ve Kuzey Kore.


Şu ana kadar inşa edilmiş yegane SMRler Rusya’da ve Çin’de. İnşaatları uzun yıllar sürdü ve hesaplanandan daha maliyetli oldu. SMRlere şüpheyle yaklaşmak için çok fazla sebep var.

Küçük modüler reaktörler: İddiaları destekleyen hiçbir kanıt yok

Küçük modüler reaktörlerle (Small Modular Reactors, SMRs) ilgili olarak şunu hatırlatmakta fayda var: Dünyadaki ilk nükleer santrallerin tamamı küçüktü. Zamanla, ölçek ekonomilerinden faydalanmak için giderek büyüdüler.

SMRlar, zamanda geriye gitmeye çalışıyorlar fakat tam da ölçek ekonomileri nedenle işe yaramayacak: Daha büyük bir santral beş kat fazla elektrik üretebilir, ama bu beş kat fazla beton ya da işçi gerektirmez. Dolayısıyla SMRlerin daha ucuz olacağını düşünmek için bir neden yok.

Öne sürülen bir diğer argüman ise bu santrallerin ‘‘modüler’’ olması. Fabrikada üretip sahada monte edilecekleri söyleniyor. Daha önce bahsettiğim, Georgia ve Güney Carolina’daki santraller de modüler olduğu söylenerek pazarlanmıştı. Fakat önceden yalnızca inşaat alanında yaşanan sorunlar, fabrikada da yaşandı. Modüler vaadi tutulamadı.

Başka bir argüman, daha fazla üreterek daha iyi üretebilir hale gelmek, yani öğrenme etkisi. Ama nükleer enerjinin tarihine baktığımızda, maliyetlerin zamanla azalmak yerine arttığını görüyoruz. Dolayısıyla nükleerde daha çok ürettikçe maliyet düşürebileceğimize dair bir delil yok.

Bazı insanlar – aksi yöndeki tüm kanıtlara rağmen – sihirli bir değneğin her şeyi değiştirebileceğine inanmamızı bekliyorlar. Bunun için ceplerindeki parayı harcasalar sorun yok, ama kamu kaynaklarını kullanıyorlar. Dolayısıyla bizim de onlara soru sorma hakkımız doğuyor: Kanıtlar nerede?

Şu ana kadar inşa edilmiş yegane SMRler Rusya’da ve Çin’de. İnşaatları uzun yıllar sürdü ve hesaplanandan daha maliyetli oldu. ABD’de ve Kanada’da da planlanan SMRlerin kilovat başına maliyetlerinin büyük reaktörlere kıyasla çok daha yüksek olduğu görülüyor. Dolayısıyla SMRlere şüpheyle yaklaşmak için çok fazla sebep var.

Sınırlı bir gezegende sonsuz büyüyemeyiz

Son olarak şunu söyleyeyim: İklim krizi sadece ekolojik bir kriz değil, aynı zamanda politik ekonomi krizi.

Sınırlı bir gezegende sonsuz büyümenin mümkün olmadığını bir türlü anlayamadılar. Yüzleşmekten kaçındıkları gerçek bu. Nükleer, karbon yakalama teknolojileri, jeomühendislik gibi birçok hikaye uydurmalarının sebebi, bu yanılgıyı sürdürebilmek. Bizim de çok açık ve net olarak bu anlatıya karşı durmamız gerekiyor.

Dr. M. V. Ramana hakkında:  

Dr. M. V. Ramana, Kanada’nın Vancouver kentindeki University of British Columbia’da öğretim üyesi ve üniversite bünyesindeki Kamu Politikası ve Küresel İlişkiler Okulu’nda (School of Public Policy and Global Affairs) Silahsızlanma, Küresel ve İnsan Güvenliği alanında Simons Kürsüsü sahibidir.

Ramana, Nuclear is Not the Solution: The Folly of Atomic Power in the Age of Climate Change (Verso Books, 2024) ve The Power of Promise: Examining Nuclear Energy in India (Penguin Books, 2012) adlı kitapların yazarıdır. Ayrıca Prisoners of the Nuclear Dream (Orient Longman, 2003) kitabının ortak editörlüğünü yapmıştır.

Parçalanabilir Materyaller Üzerine Uluslararası Panel (International Panel on Fissile Materials, IPFM) ve Uluslararası Nükleer Risk Değerlendirme Grubu (International Nuclear Risk Assessment Group, INRAG) üyesi olan Ramana, her yıl yayımlanan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu (World Nuclear Industry Status Report) hazırlayan ekipte yer almaktadır.

Kendisi ayrıca Guggenheim Fellowship ve Leo Szilard Award (American Physical Society tarafından verilmektedir) sahibidir.

 

*Kapak Fotoğrafı: “IAEA Experts at Fukushima (02813336)” by IAEA ImagebankCC BY-SA 2.0