Skip to main content

İklim Masası olarak 9 Eylül Çarşamba günü düzenlediğimiz ‘’COP31e Doğru: Türkiyeden ve Zirveden Neler Bekleniyor?’’ başlıklı çevrimiçi basın toplantısında, iki ay sonra Türkiye başkanlığında Antalyada gerçekleşecek iklim zirvesinden beklenenleri; iklim diplomasisini ve Türkiyenin iklim politikalarını yıllardır takip eden Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum ve İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü ve İklim Masası Danışma Kurulu Üyesi Dr. Ümit Şahinden dinledik.

Bir buçuk derecelik eşiğin aşılmış olması, devam eden petrol krizi ve savaşlar, ABDnin iklim rejiminden çekilmesi ve ‘‘uygulama COP’’ deneyi gibi, iklim rejiminin içinden ve dışından birçok gelişmenin bu sene üst üste geldiğini hatırlatan Mazlum, COP31in ‘‘iklim diplomasisi tarihinde kritik bir aşama olacağınıbelirtti.

Şahin ise bu kritik COPun başarısının, nereden bakıldığına göre değişebileceğine dikkat çekti. Türkiyenin çok net iki hedefi olduğunu söyleyen Şahin, bunları elektrifikasyon hedefinin taraf ülkelerce benimsenmesi ve Uygulama Köprüsü’nün kalıcı bir mekanizmaya dönüştürülmesi olarak sıraladı: Eğer bu ikisi olursa, Türkiye kendi açısından başarılı bir COP olarak görecek,’’ dedi. Ancak uluslararası toplumun kriterlerinin farklı olacağını vurgulayan Şahin, önemli bir beklentinin, finansman başlığında somut bir ilerleme görmek olacağını söyledi. Şahine göre COP31 sırasında fosil yakıtlardan hiç söz edilmemesi de birçok kişi nezdinde ‘’bir COPun başarısız olmasının bir numaralı nedeni.’’

Mazlum, orta güçlerin yeni bir nüfuz alanı yaratabilmesi için ittifaklarda sürükleyici rol üstlenmesi ve kredibilite yaratması gerektiğini, çünkü orta güçlere atfedilen gücün ancak söylenenlerin fiilen yapılmasıyla kabul gördüğünü aktardı. Mazluma göre Türkiye, kendi ulusal hedeflerini yükseltir, fosil yakıtlardan uzaklaşma iradesi ortaya koyar ve böyle bir karar ilan ederse,’’ çeşitli koalisyonlar ve ittifaklar içerisinde COP başkanlığını dış politikada yeni bir etki alanına dönüştürebilir.

Türkiyenin bugüne kadar iklim alanında fazla bir şey yapmayan bir ülke konumunda olduğunu hatırlatan Şahin, COP ev sahipliğiyle ve Bakan Murat Kurumun konuşmalarında görülen iddialı COP başkanlığı tutumuyla birlikte artık bu tablonun değişmesi gerektiğini söyledi: Türkiyenin artık orta güç olarak liderlik iddiasında olan ve ön açan bir ülke olması gerekiyor,’’ diyen Şahine göre bu geçişi yapabilmesi için Türkiyenin öncelikle kendi ulusal politikalarını değiştirmesi gerekiyor.

COP31e daha iki ay olduğunu hatırlatan Şahin, Benim hâlâ şöyle bir umudum var: Bu iki ay içinde Türkiye kömür konusunda bir taahhütte bulunacak. En azından yeni kömürlü santraller yapmama taahhüdünde bulunacak. Plastik atık ithalatını yasaklayacak. Daha önce imza atmadığı bazı eylem gündemi bildirilerine imza verecek. Bunları yaparsa hem liderlik iddiası somutlaşmış olur hem de güçlü bir COP başkanı olarak zaten en büyük amacı olan prestijini de yükseltmiş olur,’’ ifadelerini kullandı.

Basın toplantısının detaylı deşifresini aşağıda paylaşıyoruz.

''Hem rejim içinden hem rejim dışından üst üste gelmiş gelişmeler nedeniyle zor bir COP olacak.'' (Fotoğraf: “Closing Plenary” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

”Hem rejim içinden hem rejim dışından üst üste gelmiş gelişmeler nedeniyle zor bir COP olacak.” (Fotoğraf: “Closing Plenary” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum:

Beklenenin aksine, COP31 zorlu geçecek

Genel beklentinin aksine bu seneki, biraz zor bir COP. Büyük başlıkların, tarafları birbiriyle karşı karşıya getirecek konuların bulunmayacağı bir COP olacağına dair bir beklenti vardı. Fakat COP30’dan bu yana devam eden görüşmeler ve hazırlıklar, COP31’in iklim diplomasisi tarihinde kritik bir aşama olacağını gösteriyor.

Bunun birkaç nedeni var: İlki, biriken gündem maddeleri. Diğeri, bir buçuk derecenin aşılmış olması ve artık bir buçuk derecenin içinde kalmak için değil, bir buçuk dereceye geri dönebilmek için mücadele ve işbirliği gerekmesi.

Ayrıca bu, gerçek anlamda ABD’siz bir COP olacak. ABD’nin Paris Anlaşması’yla git-gelli ilişkisine alışmıştık ama Şubat 2027’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden (BMİDÇS) de resmen çekilmiş olacak. Tarihsel olarak en büyük kirleticinin, rejimin ve işbirliğinin içinde olmaması giderek daha fazla tepki çekiyor. Bir yandan da petrol krizinin gölgesindeyiz ve savaşlar devam ediyor.

Son olarak ise bilinçli olarak COP’un mod değiştirmesi, müzakere modundan uygulama moduna geçeceğinin ilan edilmesi gibi bir deney ile karşı karşıyayız. ‘‘Uygulama COP’u’’ ne anlama geliyor? Bunu kimse bilmiyor ve tanımlanması lazım.

Hem rejim içinden hem rejim dışından üst üste gelmiş gelişmeler nedeniyle zor bir COP olacak.

COP31’in ana başlığı adil geçiş olabilir

COP31’in başarısını ölçmek için ise COP’un gündem maddelerine bakabiliriz. COPların standart gündem maddeleri olur. Müzakereler, iklim eyleminin sütunları dediğimiz konu başlıkları etrafında ilerler. Her COP’ta her başlık aynı ağırlıkta ortaya çıkmaz.

COP31’in ana başlığının adil geçiş mekanizması kurulması olacağı beklentisi var. Belem-Antalya mekanizmasının kurulması, bu COP’a verilmiş görevlerden biri. Ama bundan daha ciddi ve çetrefilli konular da olacak gibi görünüyor. Bunlar arasında finansman, mitigasyon (azaltım), adaptasyon (uyum) ve ticaret var.


300 milyar dolar gerçekten tehlikede. Savaşın etkisi, ABD’nin Sözleşme’den çekilmesi ve savunma harcamalarının artırılmasına yönelik baskısı nedeniyle çevre ve iklim finansmanında ciddi bir düşüş var. Bu tehlikeyi önleyebilmek zor olacak ve iklim finansmanı konusu çok kritik bir başlık olacak.

300 milyar dolarlık iklim finansmanı tehlikede

Uzun vadeli iklim finansmanı hedefi olan 300 milyar dolar ve 1.3 trilyon dolar, bu seneden itibaren geçerli olacak. Dolayısıyla bu COP’un finansmanla çok bağlantılı olmasını bekleyebiliriz. Bu konu COP’u kilitleyebilir çünkü müzakere hazırlıklarına baktığımızda G77’nin, Benzer Görüşteki Gelişmekte Olan Ülkeler’in (LMDC), Afrika Grubu’nun, En Az Gelişmiş Ülkeler’in (LDC) tamamı, finansman başlığının üzerinde çok ağırlıklı olarak duruyor.

Bunu bir pazarlık unsuru haline getirmiş durumdalar. 300 milyar doların kamu kaynaklarından sağlanabilmesini garanti altına alınacak bir yol haritası belirlenmesininin ve 2035’e kadar adaptasyon finansmanının toplam finansman içindeki payının üç katına çıkarılmasının somut olarak müzakere metnine girmesini istiyorlar.

Bunu yaptırabilmek için de Paris Anlaşması’nı bir kenara koyup BMİDÇS hükümlerine, gelişmiş ülkelerin iklim finansmanı yükümlülüklerine dair dördüncü maddeye başvuruyorlar ve gelişmiş ülkeler arasında bir yük paylaşımı yapılmasını talep ediyorlar. Eğer verilen sözler tutulmazsa, gelişmiş ülkeler – özellikle BMİDÇS’deki Ek-2 ülkeleri – arasında, emisyon azaltımındaki yük paylaşımı gibi, iklim finansmanında da yük paylaşımı istiyorlar.

Nitekim bu 300 milyar dolar gerçekten tehlikede. Savaşın etkisi, ABD’nin Sözleşme’den çekilmesi ve savunma harcamalarının artırılmasına yönelik baskısı nedeniyle çevre ve iklim finansmanında ciddi bir düşüş var. Bu tehlikeyi önleyebilmek zor olacak ve iklim finansmanı konusu çok kritik bir başlık olacak.

Finansman, adaptasyon başlığını da kilitleyebilir

Bir diğer büyük başlık, adaptasyon. Bunun da altbaşlıkları var. Birleşik Arap Emirlikleri Küresel İklim Direnci Çerçevesi kapsamındaki göstergeler, görüşülüyor. Bakü Adaptasyon Yol Haritası ve Belem-Addis Vizyonu, bir paket olarak görüşülecek. Uyum finansmanının da gömülü olarak kararda çıkması bekleniyor. Dolayısıyla bu büyük adaptasyon başlığını da yine finansman konusu kilitleyecek.

 

''Mitigasyon Çalışma Programı, Paris Anlaşması’nın doğasının getirdiği bir şey çünkü Paris Anlaşması’nın hem kolektif hem ulusal ilerleme, geriye gitmeme koşulu var. Bunu müzakere süreci içinde konuşmaz ve herkesi kendi haline bırakırsak, kolektif ivmenin tutturulabilmesi mümkün değil.'' (Fotoğraf: “Launch of Don't Gas the South and Don't Gas Latin America” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

”Mitigasyon Çalışma Programı, Paris Anlaşması’nın doğasının getirdiği bir şey çünkü Paris Anlaşması’nın hem kolektif hem ulusal ilerleme, geriye gitmeme koşulu var. Bunu müzakere süreci içinde konuşmaz ve herkesi kendi haline bırakırsak, kolektif ivmenin tutturulabilmesi mümkün değil.” (Fotoğraf: “Launch of Don’t Gas the South and Don’t Gas Latin America” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

COP31’in başarısının önemli bir ölçütü: Mitigasyon Çalışma Programı’nın akıbeti

Bence en önemli başlık ise mitigasyon. Şarm El-Şeyh’te bir Mitigasyon (Azaltım) Çalışma Programı kurulmuştu; bu uzatıldı ve bu sene son senesi. COP31’de tekrar uzatılıp uzatılmayacağı görüşülecek.

Gelişmekte olan ülke tarafları, devam etmesinden yana değil. Devam edecekse de koşullu olarak destekleyeceklerini söylüyorlar. Bonn’da da en gergin müzakereler, bu konu etrafında olmuştu.

Dolayısıyla COP31’in başarısını ölçebileceğimiz önemli başlıklardan biri, Mitigasyon Çalışma Programı’nın devam etmesinin sağlanıp sağlanamayacağı olacak. Çünkü bütün bu müzakere süreci içinde, bir buçuk derece hedefinin, ulusal katkı beyanlarının yükseltilmesinin, mitigasyon başlığının konuşulabildiği tek platform bu. Bu bakımdan çok önemli.

Kolektif ivmenin tutturulabilmesi için şart

LMDC ve Arap grubu, Mitigasyon Çalışma Programı hakkında neredeyse kelimesi kelimesine aynı ifadeleri kullanıyor. Finansman yeterli olursa, bizim talep ettiğimiz konular görüşülürse, ülkelerin iklim hedeflerinin üzerine uluslararası anlamda yeni bir çerçeve getirilmezse, yeni hedef ve taahhüt istenmezse destekleriz, diyorlar. Program devam edecek mi? Ederse ne şekilde devam edecek? Bu konularda uyuşmazlıklar var.

Oysa Mitigasyon Çalışma Programı, Paris Anlaşması’nın doğasının getirdiği bir şey çünkü Paris Anlaşması’nın hem kolektif hem ulusal ilerleme, geriye gitmeme koşulu var. Bunu müzakere süreci içinde konuşmaz ve herkesi kendi haline bırakırsak, kolektif ivmenin tutturulabilmesi mümkün değil.

‘‘Tek taraflı ticaret önlemlerini kaldırın’’ şartı

Ticaret başlığı ise nihayet COP30’da kendi başına bir müzakere başlığı haline geldi. Fakat aslında tüm müzakere başlıklarının içinde – uyumda, finansmanda, mitigasyonda – ticaret var.

Gelişmekte olan, hem ekonomileri hem de emisyonları büyüyen ülkeler, tek taraflı ticaret önlemlerine karşı çıkıyorlar. Mitigasyon eylemlerini zorladığını, teknoloji erişimlerini kısıtladığını, ürünlerinin – başta Avrupa Birliği olmak üzere – piyasalara girişini engellediğini ve dolayısıyla iklim eyleminin önünü kestiğini söyleyerek kaldırtmaya çalışıyorlar. Mitigasyon Çalışma Programı’nın koşulu da bu örneğin; SKDM’nin (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) olmamasını istiyorlar.

''ABD her yerde var ve engelleyici biçimde var. Pasif olarak geri çekilmedi; aktif olarak uluslararası işbirliğinin altını oymaya çalışıyor. Çünkü kendi geri çekilişini de meşrulaştırması gerekiyor.'' (Fotoğraf: “P20260109MR-0882” by The White House, United States Government Work)

”ABD her yerde var ve engelleyici biçimde var. Pasif olarak geri çekilmedi; aktif olarak uluslararası işbirliğinin altını oymaya çalışıyor. Çünkü kendi geri çekilişini de meşrulaştırması gerekiyor.” (Fotoğraf: “P20260109MR-0882” by The White House, United States Government Work)

ABD aktif olarak uluslararası işbirliğinin altını oyuyor

ABD’nin yokluğu bir güç boşluğu yaratıyor ama şunu ayırt etmemiz lazım: ABD iklim rejiminde yok, ama iklim diplomasisinde var. İklim diplomasisi, COPlarla ve iklim rejimiyle sınırlı değil.

ABD her yerde var ve engelleyici biçimde var. Pasif olarak geri çekilmedi; aktif olarak uluslararası işbirliğinin altını oymaya çalışıyor. Çünkü kendi geri çekilişini de meşrulaştırması gerekiyor.

En büyük kirletici çıkmışken hâlâ işbirliğine, azaltıma, uyuma devam eden, para vermeye çalışan tarafların da bir nevi korsan gibi, küresel bir kamu varlığı olan iklim sisteminden bedava yararlanmaya çalışan ABD’yi durdurması, ona bir şey söylemesi gerekiyor. Çünkü Dünya Bankası’nın iklim finansmanı hedefinin kaldırılması, Uluslararası Enerji Ajansı’nın gündeminin karbonsuzlaşmadan uzaklaşıp daha ufak tefek işlere doğru çevrilmesi, Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün fiyatlandırma mekanizmasının geciktirilmesi, AB’nin taksonomi ve şirketlerin emisyonlarının hesap verilebilirliğini sağlayacak kuralların engellenmesi gibi çok sayıda alanda ABD, engel oluyor ve kolektif ivmeyi durduruyor.


COP içinde ise ABD’nin yokluğunu dengeleyebilecek bir güç yok şu anda. Uluslararası ilişkilerde büyük güçlerden asıl beklenen sorumluluk küresel kamu varlığına yöneliktir ama Çin bu sorumluluğu üstlenmiyor henüz. Kendi çizdiği yolda, emisyonlarını azaltmaya devam ediyor. AB ise yapamıyor çünkü yapısal gücü azaldı.

Çin henüz liderlik etmiyor

COP içinde ise ABD’nin yokluğunu dengeleyebilecek bir güç yok şu anda. Taraf devletler, ‘‘büyük iklim gücü Çin kalmaya devam ediyor, ABD yokken de iklim eylemini sürdüreceğiz,’’ diyorlar fakat Çin liderlik etmiyor. Uluslararası ilişkilerde büyük güçlerden asıl beklenen sorumluluk küresel kamu varlığına yöneliktir ama Çin bu sorumluluğu üstlenmiyor henüz. Kendi çizdiği yolda, emisyonlarını azaltmaya devam ediyor. Ama cesaret katacak, yönlendirecek bir güç olmayı, liderlik üstlenmeyi benimsemiş değil.

AB ise yapamıyor çünkü yapısal gücü azaldı. AB’nin emisyonları artık çok düşük. Finansmanla liderlik edebiliyordu ama ABD’nin çıkmasıyla birlikte iklim finansmanı sorumlulukları tek başına AB’nin üstüne kalmış görünüyor. O da artık yeterli olmuyor çünkü onun üzerinde de NATO’nun savunma harcamaları, Ukrayna Savaşı gibi askeri harcama baskısı var üzerinde.

ABD’nin çekilmesi, müzakerelerdeki güç dengesini bozdu

Bir de şu var: Müzakerelerde aslında bir güç dengesi var. ABD; Çin gibi, Hindistan gibi büyük güçleri yönlendirebiliyordu. AB de küçük ada ülkeleri gibi daha kırılgan ülkeleri arkasına alarak müzakereleri ilerletebiliyordu. ABD ile AB arasında, güç dengesinin getirdiği bir iş bölümü vardı. Şimdi bu emisyonları yüksek ülkeler üzerinde ABD baskısı olmayınca, bir adım geri gitmek ya da oldukları yerden ilerlememek gibi bir tavır içindeler. Görüldüğü kadarıyla Çin de SKDM’yi ön plana çıkararak AB ile zorlu ticaret ilişkisini iklim rejimi içinden çözmeye çalışıyor.

''Türkiye eğer kendi ulusal hedeflerini yükseltir, fosil yakıtlardan uzaklaşma iradesi ortaya koyar, ve böyle bir karar ilan ederse, ancak o durumda çeşitli koalisyonlar ve ittifaklar içerisinde bu COP başkanlığını dış politikada yeni bir etki alanı olarak kullanabilir hale gelebilir.'' (Fotoğraf: “COP31 Press Conference_12Feb26_COP31 Presidency21” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

”Türkiye eğer kendi ulusal hedeflerini yükseltir, fosil yakıtlardan uzaklaşma iradesi ortaya koyar, ve böyle bir karar ilan ederse, ancak o durumda çeşitli koalisyonlar ve ittifaklar içerisinde bu COP başkanlığını dış politikada yeni bir etki alanı olarak kullanabilir hale gelebilir.” (Fotoğraf: “COP31 Press Conference_12Feb26_COP31 Presidency21” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

Yeni bir etki alanı olması için Türkiye’nin kredibilite yaratması gerekiyor

Trump yönetimindeki ABD’nin durumu ve uluslararası liberal düzenin dağılıyor olması nedeniyle Türkiye gibi orta güçlerden beklentinin yükseldiği bir dönemdeyiz. Fakat orta büyüklükteki güçler, iklim rejimi içinde her zaman çok etkili olamıyorlar. Türkiye, Avustralya, Kanada gibi orta büyüklükteki güçlerin rejime sürükleyici bir etkisi yok. Bunu Brezilya yapabilir, Hindistan yapabilir veya Rusya yapabilir.

Orta büyüklükteki güçlerin, belli bir iklim hedefi çerçevesinde işbirliği içinde oldukları bir koalisyonda veya ittifakta sürükleyici olacaklarını ilan etmeleri ve kredibilite yaratmaları gerekiyor. Yani orta güçlere atfedilen güç, söylediklerini yaptıkları takdirde karşı taraftan kabul görüyor. Güç, ilişkisel bir şey; karşı tarafın da bu gücü tanıması gerekiyor. Dolayısıyla bir kredibilite sorunu var.

Türkiye eğer kendi ulusal hedeflerini yükseltir, fosil yakıtlardan uzaklaşma iradesi ortaya koyar, ve böyle bir karar ilan ederse, ancak o durumda çeşitli koalisyonlar ve ittifaklar içerisinde bu COP başkanlığını dış politikada yeni bir etki alanı olarak kullanabilir hale gelebilir.

Dr. Ümit Şahin:

Türkiye’nin iki net hedefi var: Elektrifikasyon ve Uygulama Köprüsü

Başarılı bir COP’un neye benzeyeceği, nereden baktığınıza göre değişebilir.

Türkiye, COP Başkanlığı olarak kendine çok net iki hedef belirlemiş durumda. Bunlardan biri, elektrifikasyon hedefinin genel olarak başarılı bir şekilde ülkeler tarafından kabul edilmesi ve bununla ilgili bir girişimin kurulması. Diğeri ise iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik azaltım veya uyum projeleri ile finansman kaynaklarını, diğer uygulama araçlarını buluşturacak, ‘‘uygulama köprüsü’’ adını verdikleri bir köprü mekanizmasının kurulması. Bunun kalıcı bir mekanizmaya dönüşmesini istiyor. Eğer bu ikisi olursa, Türkiye kendi açısından başarılı bir COP olarak görecek.

Ama tabii bu ikisinin dışında bir sürü başlık var. Mesela en önemlilerinden biri Adil Geçiş Mekanizması, ama Türkiye’nin nasıl bir adil geçiş mekanizmasının çıkmasını istediği konusunda henüz fazla bir bilgimiz yok. Bu Belem-Antalya Mekanizması mı olacak? İçinde neler olacak? Henüz belli değil.

Türkiye finansmana, yatırımlara kaynak bulmak olarak bakıyor

Finans meselesi, özellikle iklim finansmanı çalışma programının da gündeme girme ihtimali ile birlikte çok kritik bir hal aldı. Türkiye, finansı farklı bir şekilde tanımlıyor. Türkiye’nin finansmandan anladığı, aslında yatırımlara para bulmak – bu anlamda Türkiye bu meseleye biraz Ek-1 ülkesi gibi bakıyor.

Mesela Murat Kurum’un İstanbul’daki Finans Zirvesi’nde verdiği bir rakam vardı: Küresel iklim finansmanı ihtiyacımız 7,5 – 9 trilyon dolar seviyesinde, yatırımlar ise 1,9 trilyon dolar, aradaki uçurumu kapatmalıyız, dedi mesela. Fakat gelişmekte olan ülkeler bu cümleleri farklı bir şekilde kuruyorlar: Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları ve gelişmiş ülkelerin ‘‘iklim tazminatı’’ vermesi üzerinden kuruyorlar, ki bu da gelişmiş ülkelerin en sevmediği ifadelerden biri. Örneğin 15 gün önce Nepal’de tarihin en büyük iklim felaketlerinden biri yaşandı ve Nepal Dışişleri Bakanı çıkıp büyük devletlerden 20 milyon dolar tazminat istediklerini söyledi – özellikle Çin’i kastediyorlardı.

Türkiye’nin finansman tartışmasındandan kaçması mümkün değil, ama burada tam olarak nasıl bir pozisyon alacağı da belli değil. Finansman başlığında ciddi bir ilerleme sağlanması, bütün uluslararası iklim toplumu tarafından başarı kriterlerinden biri olarak görülecek.


Benim izlenimime göre Türkiye, COP’u, fosil yakıtlardan fazla söz etmeden geçirmeye çalışacak gibi görünüyor. İklim iklim camiasındaki pek çok insana göre bu, bir COP’un başarısız olmasının bir numaralı nedenidir. Özellikle Dubai’den (COP28) sonra fosil yakıtlardan hiç bahsetmemek, geri adım anlamına geliyor.

Fosil yakıtlardan söz etmemek, bir numaralı başarısızlık nedeni

Bir diğeri ise fosil yakıtlardan uzaklaşma meselesi – ki bu artık tam bir test haline geldi. Brezilya, fosil yakıtlardan uzaklaşmayı ana müzakere gündemi içine sokamayınca dışına çıkarıp paralel bir yol (track) oluşturdu. Müzakerelerin yanında giden, ev sahibi ülkenin öncülük ettiği, konsensüs gerektirmeyen yeni bir yol. Türkiye’nin bu yola ve Santa Marta sürecinin sonuçlarına ne kadar alan açacağı, politik olarak ne kadar sahipleneceği belli değil.

Tüm dünyada 115 ülke, fosil yakıtlardan çıkış yol haritasını desteklediğini ilan etti. Türkiye, başkan olduğu halde, bu listede ismi yok. Dolayısıyla henüz nasıl bir tavır alacağını bilmiyoruz. Benim izlenimime göre Türkiye, COP’u, fosil yakıtlardan fazla söz etmeden geçirmeye çalışacak gibi görünüyor. İklim iklim camiasındaki pek çok insana göre bu, bir COP’un başarısız olmasının bir numaralı nedenidir. Özellikle Dubai’den (COP28) sonra fosil yakıtlardan hiç bahsetmemek, geri adım anlamına geliyor.

Türkiye, bilimsel referansları hayatta tutmalı

Son olarak 2028’deki COP33’de ikinci Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake, GST) çıkacak ve bunun mekanizması da COP31’de kurulmaya başlanacak. Bu mekanizmanın kurulmasına ilişkin dokümanlarda bilime verilecek referans önemli.

Bonn’daki ara COP’ta, Suudi Arabistan ve benzeri ülkeler, bilimsel referansları öldürmeye çalıştılar. Burada Türkiye’nın bu bilim referansını, örneğin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarına referans vermeyi, ciddi bir şekilde savunması lazım. Ama henüz bu konuda da fazla bir işaret göremedik.

 

''Türkiye hiçbir zaman bloker bir ülke görüntüsünde olmadı. Bugüne kadar daha ziyade fazla bir şey yapmayan ülke konumundaydı. Ama bugün COP ev sahipliği ve Bakan Murat Kurum’un konuşmalarından gördüğümüz iddialı COP başkanlığı yürüten bir ülkenin artık orta güç olarak liderlik iddiasında olan ve ön açan bir ülke olması gerekiyor.'' (Fotoğraf: “COP31 Press Conference_12Feb26_COP31 Presidency” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

”Türkiye hiçbir zaman bloker bir ülke görüntüsünde olmadı. Bugüne kadar daha ziyade fazla bir şey yapmayan ülke konumundaydı. Ama bugün COP ev sahipliği ve Bakan Murat Kurum’un konuşmalarından gördüğümüz iddialı COP başkanlığı yürüten bir ülkenin artık orta güç olarak liderlik iddiasında olan ve ön açan bir ülke olması gerekiyor.” (Fotoğraf: “COP31 Press Conference_12Feb26_COP31 Presidency” by UNclimatechange, CC BY-NC-SA 4.0)

‘‘Uygulama COP’u’’ ne anlama geliyor?

Bir buçuk dereceye yapılacak vurgu tabii ki önemli. Paris Anlaşması’na bağlılık meselesi bence şu açıdan çok kritik: Biliyorsunuz Türkiye COP31 için hedefler COP’u ya da müzakere COP’u değil, uygulama COP’u dedi. Bu doğru değil. Herhangi bir COP’un müzakere COP’u olmaması mümkün değil; bu, COP’a aykırı olur. Uygulamanın ağırlık taşımaya başlayacağı bir COP demek istiyorlar. Bu noktada da uygulamanın nasıl tanımlandığı çok önemli.

Eğer uygulamayı, yatırım yapmak olarak tanımlarsanız başka bir anlama gelir – ki Türkiye’nin biraz böyle yorumladığını görüyoruz. Ama ben ve pek çok insan, Paris Anlaşması’nın kurallarının, ilkelerinin uygulanması olarak yorumluyoruz. Bu şeffaflık olabilir, hedeflerin giderek artırılması olabilir, finansman olabilir. Yani aslında ‘‘uygulama COP’u’’, bir takım tekil yatırımlara para bulmaya çalışmaktan ziyade siyasi duruşla ilgili bir şey. Peki Türkiye bu tür bir uygulamadan mı bahsediyor? Bunun önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Bu bir sorun çünkü eğer – başta AB olmak üzere – tüm ülkelerin işine geldiği için Paris Anlaşması’nın konsensus temelli müzakere zeminini yavaş yavaş ortadan kaldırıp başkan ülkenin önceliklerini öne çıkaran bir COP yapısı ortaya çıkmaya başlarsa, iki-üç sene içinde Paris Anlaşması diye bir şey kalmaz. Kısa vadeli politikacı mantığıyla eski lider AB de ‘‘keşke her sene COP yapılmasa’’ demeye başladı. Dolayısıyla bu, hem AB’nin hem de özellikle rejimi bloke eden ülkelerin bayıldığı bir şey. Bunun çok ciddi bir tehlike olduğunu ve COP süresince başkanlığa yönelik tüm soruların da buna dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin ön açan bir ülke olması gerekiyor

197 ülke arasında bir yanda ABD, Arjantin gibi az sayıda inkarcı ülkeler var. Bir tarafta inkarcı olmasalar da COPlarda her türlü gelişmeyi durdurmak için elinden geleni yapan Suudi Arabistan ve Arap grubu, Rusya gibi ülkeler var. Üçüncü olarak engelleyici olmayan ama önceliği para olan ülkeler var, Hindistan gibi – ki bunların da bazı yaptıkları, bloker ülkelerle örtüşüyor. Son olarak da samimi olarak bu işten etkilenen ve bir şeyler yapmaya çalışan ülkeler var. Pasifik ülkeleri başta olmak üzere bazı Afrika ülkeleri zaten bütün bu süreci sürükleyen ülkeler. Orta büyüklükteki güçler arasında da samimi olarak bir şeyler yapmaya çalışan ülkeler var – ya da geçmişte başka hükümetler döneminde oldu. Bir dönem Güney Afrika, şimdi biraz Meksika, örnek gösterilebilir.

Türkiye hiçbir zaman bloker bir ülke görüntüsünde olmadı. Bugüne kadar daha ziyade fazla bir şey yapmayan ülke konumundaydı. Ama bugün COP ev sahipliği ve Bakan Murat Kurum’un konuşmalarından gördüğümüz iddialı COP başkanlığı yürüten bir ülkenin artık orta güç olarak liderlik iddiasında olan ve ön açan bir ülke olması gerekiyor.


Mevcut iklim politikalarını hiç değiştirmeden, son 10 senedir süren politikalarını aynen devam ettiren bir ülkenin iklim liderliğine oynaması imkansızdır.

İklim politikalarını geliştirmeyen bir ülke iklim liderliğine oynayamaz

Türkiye bu geçişi yapabilir mi? Bu, kendi ulusal iklim politikalarını nasıl değiştireceği ile ilgili. Mevcut iklim politikalarını hiç değiştirmeden, son 10 senedir süren politikalarını aynen devam ettiren bir ülkenin iklim liderliğine oynaması imkansızdır. COP yaklaşırken yavaş yavaş bunun cevabını COP31 Başkanlığı’ndan istemek lazım.

Türkiye’nin bir tür, ‘‘biz buraya katılmıyoruz sadece kolaylaştırıcılık yapıyoruz,’’ gibi bir iddiası var, ama bu doğru değil. Başkan ülke aynı zamanda katılımcıdır doğal olarak. Kendi görüşünüz olacak yani. Ama madem bir köprü, bir uzlaştırıcı görevi görecek, o zaman Türkiye’nin ilerici konumdaki Pasifik ülkeleri ile birlikte davranan, en azından onları dinleyen ve ara buluculuk yapmaya çalışan bir başkanlık yürütmeye çalışması gerekir. Şimdilik maalesef böyle bir şey göremiyoruz. Genel olarak da, AB’nin de geri adım atmaya başlamasıyla birlikte, ülkelerin genel ortalamasının giderek kötüleştiğini görüyoruz.

Çin’in COP33 ev sahipliği, liderlik iddiası olur

Tek bir umut ışığı var, o da 2028’deki COP33’e Çin’in ev sahibi olma ihtimali. Bu henüz dedikodu düzeyinde, resmi bir açıklama yok fakat Çin’in ev sahipliğinin epey bir şeyi değiştirebileceğini düşünüyorum.

Soru – Cevap Bölümü:

Çin’in olası bir COP33 başkanlığı, liderlik iddiası anlamına gelir mi?

Dr. Ümit Şahin: Herhangi bir ülkenin ev sahipliği liderlik iddiası olmayabilir – ki Türkiye için de liderlik iddiası olduğunu düşünüyorum – ama emisyonların %30’undan fazlasından sorumlu olan Çin gibi bir ülke için elbette bir liderlik iddiasıdır.

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: COP’a başkanlık etmek, COP’a ev sahipliği yapmak, ülkeleri lider yapmıyor. Şimdiye kadarki COP başkanları arasından büyük iklim liderleri çıkmadı. Ama eğer bu söylenti doğruysa, Çin iz bırakmak için ev sahipliği yapacağından, kendi rolünü daha belirgin hale getirmek istiyor olabilir.

Daha önce Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin COP’un Kunming’de (Çin) olacaktı fakat şanssızlık oldu ve pandemiye denk geldi. Çin, doğa tabanlı çözümleri çok önemsiyor ve iklim gündemiyle biyoçeşitlilik gündemini onun üzerinden bağlıyor. COP’a ev sahipliği yaparak liderlik olmasa da kendisinden beklenen rolü bu şekilde yerine getirmek ve siyaseten ‘‘buradayım’’ demek istiyor olabilir. Bir de Çin’in ‘‘ekolojik uygarlık’’ söylemi var, resmi ideolojisi haline geldi. Bunu da daha görünür kılmak ve yumuşak gücünü artırmak istiyor olabilir.

Ama şunu unutmayalım, iklim politikasını jeopolitik hale getiren başlıca aktör Çin. Bütün dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde kendi gücünü kurarken bunu iklim üzerinden yapıyor. Ya da ekonomik gücüyle, ticaretteki etkisiyle, verdiği kredilerle, belli ülkeleri etkileyerek onların müzakere direncini kırabiliyor. Dolayısıyla Çin’in biraz tehlikeli oynadığını söyleyebiliriz.

Yenilenebilir enerji kurulu gücünün çok yükseliyor olması onu ‘‘iyi güç’’ veya ‘‘yeşil güç’’ haline getirmiyor. Bu yeşil gücü, iklim diplomasisini kendi istediği yönde yönlendirmek üzere de kullanabiliyor. Niyet okumayalım ama COP33 için de bunu amaçlıyor olabilir; liderlik yapacak gibi gelmiyor bana.

Türkiye COP31’de orman yangınlarına karşı ortak bir irade oluşturmaya öncülük edebilir mi?

Dr. Ümit Şahin: Ben Türkiye’den tam da buna benzer bir şey bekliyordum. Bunu Akdeniz COP’u yapar ve uyuma, orman yangınlarına öncelik verir diye düşünüyordum ama bugüne kadar böyle bir girişim olmadı; bundan sonra da olacağını sanmıyorum.

Bunun nedeni ne olabilir, bilmiyorum. Benim aklıma gelen, kendini Akdeniz’e sıkıştırmış görünmek istememiş olabilir. Daha büyük bir güç gibi ortaya çıkmış olmak, olabilir. Bir ihtimal ise bunun bir batı COP’u olmasıyla ilgili olabilir. Batı COPları uyumdan ziyade azaltıma odaklanır. Mesela bir sonraki COP Etiyopya’da olacak ve o uyum COP’u olacak. Böyle bir nedeni de olabilir.

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: Biz yıllardır bunu söylüyorduk ve ben de kişisel olarak çok önemsiyorum. Bu öngörülere katılıyorum, bir de bölgesel denge ile ilgili olabilir. Akdeniz COP’u olduğunda Türkiye’nin bölge ülkeleriyle daha fazla angaje olması gerekir. Şu anda Yunanistan’la ve İsrail’le devam eden sorunlar nedeniyle bu dış politika açısından çok tercih etmediği bir şey olabilir.

Ama bana kalırsa bu bir eksiklik. Türkiye orta büyüklükte bir güç ama daha çok da bir bölgesel güç. Üstelik Akdeniz’in iklim değişikliğinden en fazla etkilenen havza olduğunu biliyoruz. Orman yangınları, deniz suyu sıcaklığının artması, Türkiye’nin ön plana çıkarabileceği o kadar çok konu vardı ki. ‘‘Akdenizle okyanusu bağlayacağız,’’ dedikten sonra Akdenizi hiç anmamak biraz eksiklik oldu.

‘‘Uygulama COP’u’’ ne anlama geliyor?

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: İklim rejimi, müzakere edilmiş, üzerinde anlaşılmış kurallar çerçevesinde işbirliği yapılan bir rejim. Meşruiyeti de, taraf devletlerden beklentilerimiz de buradan kaynaklanıyor. Yani kurallar rejimi olması, tarafların meclisten geçirdiği anlaşmalarla buna bağlanmış olması, hesap verebilirlik yaratıyor. Uluslararası Adalet Divanı’nın da dediği gibi, devletlerin buradan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekiyor.

Müzakere COP’undan uygulama COP’una evrilmeyi bu kadar fazla vurguladığınızda, yalnızca COP’a değil işbirliğine karakter değiştirtme tehlikesi var. Rejimin altı boşalıyor, hukuki zemini kayıyor, etkisi azalıyor. Devletlerin eylemlerinden ya da eylemsizliklerinden sorumlu olmalarının hesabını verme imkanı ortadan kalkmış oluyor.

Bu uygulama COP’u söylemi yaklaşık olarak 2015’ten bu yana var. Rejimin yalnızca bir orkestra şefi olması, devletlerin ve devlet dışı aktörlerin, genel yönelik doğrultusunda, kendi istekleri ve kapasiteleri uyarınca hareket etmeleri gibi bir söylem var. Rejimin karakterini değiştirme yönünde bir kamp var. Bu politik olarak yüklü bir şey. Bağlayıcı, katı hedefler olmasın ve herkes kendi kapasitesine göre yapacağını yapsın. Bu, iklim rejimini zayıflatmaya dönük bir şey. COP sayısını azaltalım, müzakerelerden uygulamaya geçelim gibi konularda dikkatli olmak lazım.

Uygulamayı bizim uygunluk olarak öne çıkarmamız lazım. Şu an bir uygunluk sorunu var; hâlâ ulusal katkı beyanlarını sunmamış olan ülkeler var. Bunlar bağlayıcı değil ama o hedefleri yerine getirmeyen, saydamlık raporlarını sunmayan taraf devletler var. Finansman yükümlülüklerini yerine getirmek istemeyen ülkeler var. Yani uygulamadan ziyade uygunluk terimini ön plana çıkarmak lazım.

Türkiye kendini güvenli bir yere çekiyor. Hem COP başkanı olacağı hem de müzakere baskısının gelmeyeceği bir yere. Müzakere başkanı Avustralya olduğu için, fiili pazarlıklar sırasında diğer taraf devletler daha çok Avustralya ile temas edecek. Ama Türkiye resmi olarak COP’un başkanı, son sözün sahibi, tokmağı da tutacağı için siyasi olarak da pozisyon almak zorunda. Arka planda birçok devletten baskı gelecek. Türkiye bunların hepsini COP’a ötelemiş durumda, hiçbir başlıkta ne düşündüğünü göremiyoruz. Tahmin yürütmek, açıklamalara bakmak durumunda kalıyoruz. Biraz siyasetsizleştirilmiş bir COP hazırlığı süreci var. Siyaset derken iklim siyasetinden bahsediyorum; diğer yandan eylem gündemini çok güçlü bir şekilde sahiplendi Türkiye. Israrla ve iddiayla bazı hedefleri ön plana çıkarıyor.

COP31 Başkanlığı’nın öne çıkardığı elektrifikasyon, ne zaman gerçek bir iklim çözümüne dönüşür?

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: Eylem Gündemi geçen seneden itibaren Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake, GST) sonuçlarıyla doğrudan bağlanmış olduğu için Türkiye’nin de COP31 başkanı olarak bu elektrifikasyon başlığını, binalarda enerji yoğunluğunu, geri dönüştürülmüş malzeme miktarını artırmayı, hepsini GST1 sonuçlarıyla bağlaması lazım. Yani GST’nin enerji paketiyle, TAFF’la (Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma), yenilenebilir enerjinin üç katına çıkarılması, enerji verimliliğinin iki katına çıkarılmasıyla bağlaması lazım. Söylem henüz bu ilişkiyi kurmuyor. Tek başına elektrifikasyon çok nötr bir şey; çekişmeli konularla bağ kurmayan yepyeni bir hedef gibi. Ama fosil yakıtlardan uzaklaşmadan elektrifikasyonun gerçek bir dönüşüm sağlamadığını buradaki herkes biliyordur zaten.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) yeni raporunda bir buçuk derecenin aşılması kaçınılmaz, dedi. Bunun duyurulmasının ardından yapılacak ilk COP olacak; bunun müzakerelere etkisi olur mu?

Dr. Ümit Şahin: Bir buçuk derecenin aşıldığını zaten herkes biliyordu. UNEP de bunu müzakereleri etkilemesi için yeni açıklamıştır. BM olarak bunu açıklamak genelde COP öncesi durumun ciddiyetini hatırlatmak anlamına geliyor ama raporda başka ilginç noktalar da var ve onları da gündeme getirmek istemiş olabilirler. Ayrıca bazı ülkelerin bunu ‘‘bir buçuk hedefi artık yok, iki dereceye bakalım’’ diye yorumlayacakları da kesin. Ben UNEP’in yerinde olsam böyle bir açıklama yapmazdım. COP öncesi bunu açıklayıp bazı ülkeleri güçlendirmeye hiç gerek yoktu.

Diğer yandan şöyle bir etkisi olabilir: Suudi Arabistan ve müttefikleri, yıllardır bilim referansını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Gelişmekte olan ülkelerin tazminat ya da finans taleplerini ön plana çıkarıp ‘‘bizim rehberimiz bilim değil eşitlik’’ gibi şeyler söylüyorlar. Bunu tersine çevirmek için UNEP raporu kullanılabilir.

Burada basının dikkatli olması lazım. ‘‘Bir buçuk derece hedefi bitti’’ diye verilirse çok kötü olur.

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: Katılıyorum; UNEP’in yaptığı çok tehlikeli bir şey gerçekten. Bu son başkanlıkta zayıflamış bir UNEP var karşımızda. Üstelik bu raporu hazırlayan ekip de karbon yakalama ve depolama (CCS) savunucusu bir ekip; bunu da aklımızda tutmak lazım. Bu nedenle çok dikkatli okumak ve yanlış yorumlamaya izin vermeyecek şekilde kullanmak gerekiyor. Suudi Arabistan ve Hindistan, Bonn’da sürekli ‘‘herkesin bilimi kendine’’ dedi.

Türkiye’deki COP’un başarısını ölçmenin benim için de önemli bir kriteri, GST’ye sağlam bir başlangıç. IPCC raporunun mutlaka bu GST’nin bir girdisi olacağının söylenmesi lazım. IPCC’nin 7. Raporu geciksin ve GST’ye girmesin diye IPCC toplantıları yaptırılmıyor, kararlar geçmiyor. Türkiye’nin birazcık burada iklim siyaseti yapıp IPCC raporuna referanslarla çıkarması lazım.

Hatta ben Türkiye’den başka bir şey beklerdim. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nde Cali Fonu kuruldu. Biyoçeşitlilikten, genetik bilgiden yararlanan şirketler, kullanımlarının karşılığında bu fona katkı verecekler ve bu da genetik bilginin alındığı ülkelere, gelişmekte olan ülkelere aktarılacak. Keşke Türkiye de böyle bir fon önermiş olsaydı. Daha zorlu bir şey olurdu ve uygulama COP’u iddiasını desteklerdi. Uygulama için para yok, yatırım yok, mali destek az – bu oraya yönlendirilebilirdi. Diğer yandan bu uygulama köprüsünü kalıcı bir yapı haline getirebilirse Türkiye, yine bir başarı olur. Ayrıca bir buçuk derecenin ve TAFF’ın Mitigasyon Çalışma Programı’na girdiği bir karar da başarılı olur.

Sıfır Atık’ın bu kadar öne çıkarılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ümit Şahin: Sıfır Atık’ın, Türkiye’nin COP başkanlığının öncelikli konusu olması en çok korktuğumuz şeydi. Neyse ki o kadar olmadı. Umarım COP başladıktan sonra bir atak olmaz çünkü Türkiye’nin başkanlığının ciddiye alınmamasına neden olur. Peki neden?

Birincisi, Türkiye bunu çok ciddi olarak uyguluyor olsaydı bile atıkların emisyonlarla ilişkisi çok sınırlı, yaklaşık %3. Üstelik Türkiye zaten Sıfır Atık’ı yıllardır bir iletişim projesi olarak uyguluyor; ortada bir uygulama yok. Dolayısıyla bunun Türkiye açısından iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum. Türkiye kendi kendini, iyi uygulamadığı bir konuda lider göstermiş oldu. Bütün COP31 başkanlığını da buna bağlaması hiç iyi bir fikir değildi.

Neyse ki COP31 başkanı bu topa çok fazla girmiyor. Murat Kurum çok ciddi konuşuyor ve konuşmalarını en çok beğenenlerden biriyim. Şu ana kadar çok ilerici bir dil kullandı ve devam etmesini umuyorum. Sıfır Atık topuna girmemesini de başarılı görüyorum. Sıfır Atık, siyasi bir iletişim çalışması olarak muhtemelen ana müzakerenin olduğu mavi alanda değil de fuar tarafı olan yeşil alanda görünür olur diye tahmin ediyorum.

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: Aslında COP31 başkanlığı başlarken yalnızca sıfır atık vardı. Bana kalırsa bazı taraflar ve aktörler Türkiye’nin fikrini değiştirdi. AB en başından beri elektrifikasyon istiyordu, ama en önemlisi Uluslararası Enerji Ajansı oldu. Sıfır Atık’ın Türkiye’nin iddialı COP başkanlığına hizmet etmeyeceklerini gördükleri için ve elektrifikasyona yönelik bir beklenti vardı. Türkiye de elektrifikasyonun kendi COP başkanlığını daha kalıcı iz bırakacak bir hale getireceğini gördü ve sahiplendi. Umarım bütün COP boyunca ve seneye de böyle devam eder.

Bu kadar kısa sürede bu hazırlığın yapılabilmesi bir başarı, bunu da teslim edelim. Türkiye’nin ev sahipliği çok geç netleşti ve kurumlar, ilişkiler, işbirlikleri yetişemedi. Düşünün ki İngiltere, Glasgow’a neredeyse üç sene hazırlanmıştı. Türkiye ise üç – beş ayda COP hazırlamaya çalışıyor. O yüzden bu sürede bu kadar oluyor ve yine de iyi gidiyor.

Son olarak şunu da ekleyelim: bazı taraf devletler, sektörleri öne çıkarmak istemiyor. COP30 kapanırken son oturumda Latin Amerika ülkeleri, atık sektörünün buraya girmesini istemediklerini söylediler. Atık gibi sektörleri devletler her nedense ulusal egemenlik gibi görüyor. Bu da etkili olmuş olabilir. Çünkü Eylem Gündemi, diyalog halinde şekilleniyor. Atığın çok fazla ön plana çıkarılmasının istenmediğini fark edip sıfır atık konusunu geri plana çekmiş olabilir Türkiye. Ama bu bir tahmin.

Fiji’de gerçekleşecek pre-COP’tan ne beklenebilir?

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: Pre-COP, COP müzakerelerinin ön hazırlığı gibi. Türkiye burada çok aktif değil. Hem müzakereyle ilgili olduğu için hem de Pasifik COP’u olması nedeniyle Avustralya’yı daha fazla ilgilendirdiğinden, gördüğüm kadarıyla Türkiye orada çok görünür olmayacak. Ama yine de iyi bir şey yapıyor Türkiye, onu da söyleyelim. Pasifik ülkelerinin kendi girişimleriyle oluşturdukları bir finansman mekanizması var. Türkiye COP’ta bunu ön plana çıkaracak ve böylelikle Pasifik COP’u iddiasını da desteklemiş olacak. Yoksa bugüne kadar COP31 Başkanlığı Pasifik’le ilgili bir şey söylemedi.

Avustralya’nın COP31 müzakere başkanlığı yalnızca COP31 süresince geçerli olacak, sonra yine her şey Türkiye’de kalacak. O bakımdan da Türkiye’nin Avustralya ile çok yakın çalışması lazım çünkü gündemi Türkiye taşıyacak.

Türkiye’in iklim politikalarında öne çıkan planlama fobisini nasıl açıklıyorsunuz?

Dr. Ümit Şahin: COP31 Başkanı olarak Türkiye’nin önündeki en büyük açmaz, ulusal iklim politikalarını bir milim kıpırdatmaya yanaşmamasıdır. Başta kömürden çıkış, yeni kömür santrali yapmama kararını vermeme ya da hiçbir konuda taahhüt vermemek gibi bir şey var. Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı da çok zayıf, neredeyse yok gibi. NDC var ama azaltım hedefi yok.

Emisyon azaltım hedefi olmayan, kömürle ilgili hiçbir şey söylemeyen, fosil yakıtlarla ilgili hiçbir şey söylemeyen, genel olarak diğer konularla ilgili hedefleri de zayıf olan bir ülkenin iddialı bir COP başkanlığı yapması çok zor. Hatta Sıfır Atık’ı ön plana çıkarırken bile plastik atık ithalatına devam ediyor Türkiye. Metan taahhüdüne de imza vermedi.

COP’a kadar hâlâ iki ay var. Benim hâlâ şöyle bir umudum var: Bu iki ay içinde Türkiye kömür konusunda bir taahhütte bulunacak. En azından yeni kömürlü santraller yapmama taahhüdünde bulunacak. Plastik atık ithalatını yasaklayacak. Daha önce imza atmadığı bazı eylem gündemi bildirilerine imza verecek. Mesela Bilgi Bütünlüğü konusundakine kısa süre önce imza verdi. Kömürden uzaklaşma inisiyatifine üye olacak gibi umutlarım var benim. Bunları yaparsa hem liderlik iddiası somutlaşmış olur hem de güçlü bir COP başkanı olarak zaten en büyük amacı olan prestijini de yükseltmiş olur.

Türkiye’nin COP31’e başkanlık yapmasının en önemli nedeni uluslararası prestijini artırmak. Ama bu iyi tek başına bir organizasyon yaparak olmaz. Bunun için iklim politikanızı güçlendirmeniz lazım. Umarım son dakika sürpriz olsun diye saklıyorlardır bütün bu dediklerimi; ben hâlâ çok iyimserim.

Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum: İyimser olmak iyi. Gerçekten beklemediğimiz şeyler de oluyor.

Metan sözüne katılması gerekiyor Türkiye’nin. Bir buçuk derece hedefinin aşılmasıyla da bağlantılı; metan atmosferde daha kısa süre kalıyor ama sıcaklığı daha fazla artırıyor. Dolayısıyla bu kısa ömürlü kirleticilerin ya da sera gazlarının hızla azaltılması, bir buçuk derece içinde kalmaya hizmet edeceğinden Türkiye’nin de oraya katılması önemli. Ev sahibi bir ülke katılınca, kendiyle birlikte hareket edecek kritik bir kitle oluşturabiliyor. Belki öyle sürükleyicilik etkisi de olur.

Türkiye’nin planlama fobisi yok da planları uygulama fobisi var. Çok plan yapıyoruz ama somut etlem yok. Türkiye’nin kaygısı galiba kendini bağlamamak: Hem bir şey yapmak hem de bunu kendisini bağlamadan yapmak.